JAPONYA- AVUSTRALYA

_heic.png)
Uzak Asya gezilerinden bir anı fotoğrafı
Türkiye Radyo-Televizyon Kurumu (TRT), ilk olarak 24 Aralık 1963 tarihli ve 359 sayılı yasa ile özerk bir kamu tüzel kişisi olarak kurulmuş, 28 Nisan 1964 günü ilk resmi yönetim toplantısını yapmıştır. TRT’nin ilk yönetim kurulu hükümet temsilcileri, üniversite temsilcileri, müzik alanı temsilcileri ve TRT personelinden oluşmaktaydı. Daha önceki hükümetin tek taraflı yayınları nedeniyle bu kez özerklik öne çıkmış, bu nedenle karma bir yönetim anlayışı getirilmişti. Behçet Kemal Çağlar da hükümet temsilcisi olarak ilk yönetim kurulunda yer almıştı. Bu kuruluş sürecinin akabinde uluslararası işbirliği sağlanması amacıyla girişimlerde bulunulmuş ve 14 - 23 Kasım 1964 tarihleri arasında Sidney‘de yapılan Birinci Asya Radyo Yayın Birliği (ABU) toplantısına Türkiye’yi temsilen Behçet Kemal'in katılması kararlaştırılmıştı. (Milliyet gazetesinin 28 Aralık 1964 tarihli sayısı) Yanında teknik direktör Seniha Eke ve program direktörü Gültekin Orkut isimli kişiler de yer almıştı.
1965 yılında ise TRT Yönetim Kurulu Başkanlığı’na seçilmiş ve Kasım 1965 de TRT‘yi temsilen yine Asya Radyo Yayın Birliği’nin Tokyo‘daki ikinci genel kurul toplantısına katılmıştı. Bu seyahatler kendisini çok etkilemiş, özellikle Atatürk'ün müslüman ülkeler üzerinde bıraktığı özgürlük fikirlerini ve konuştuğu kişilerin Atatürk'e olan hayranlığını kayda geçirmek istemiş ve 18 Kasımda Cumhuriyet Gazetesi’nde Japonya, Formoza (Tayvan), Tayland ve Filipinler başlıklı bir yazı dizisi kaleme almıştı. Daha sonra bu yazıları Türk Dili Dergisinin 1966 yılındaki 182. sayısında ve Ak Yayınlarının 1967 yılındaki 7. kitabı Atatürk Denizinden Damlalar kitabında da Tutsak Asya Burcunda İlk Başkaldırma Bayrağı ismiyle yayınlanmıştır.
1965 seçimlerinde göreve gelen yeni hükümet, TRT yönetimindeki hükümet temsilcilerini görevden alınca Behçet Kemal Çağlar da TRT’deki görevinden ayrılmak durumunda kalmıştı.
TUTSAK ASYA BURCUNDA İLK BAŞ KALDIRMA BAYRAĞI
(Atatürk Denizinden Damlalar 1967 Ak Yayınları Ltd Şti Neşriyatı no:7)
Geçen yıllarda iki defa Asya’nın üstünden geçtim, birçok şehrine uğradım, birçok aydın ile konuştum. Atatürk’e sahip olmanın kıvancıyla övündüğümüz, Atatürk’süz kalmanın yoksulluğu ile dövündüğümüz bugünlerde, onun eski tutsak Asya burcunda nasıl bir kutsal başkaldırma bayrağı gibi dalgalandığını gözlemlerime dayanarak belirtmek istiyorum:
Daha Avrupa ve Amerika yarı yarıya buzlarla kaplı, ya yarı vahşilerle dolu iken, barutu, tekerleği, kâğıdı bulup kullanmış olan Asya, gitgide göksel uydurmalarının içine gömüldükçe gömülmüş. Bu dünyayı yalancı ve eğreti saymaya başlamış, bütün yaşamınca öteki dünya için hazırlanmaya koyulmuş, Asya insanı kendine güvenini ve karşısındakine saygısını unutmuş, Asya’da hurafeye inanmak, insana inanmamak esas olmuş. Baştanbaşa okyanuslar arası bozkırlar, yaylalarla çöller ve sahralar, açık hava bir miskinler tekkesine dönmüş. Asya iki amansız gücün sömürgesi durumuna düşmüş: Yurtlar batı emperyalizminin, vicdanlar doğu mistisizminin sömürgesi olup gitmiş.
Mustafa Kemal şahlanması, yurtları para simsarı batılı sömürgecilerden, vicdanları da din simsarı doğulu sömürgecilerden kurtarmak çabası ile Asya’yı etkilemiş. Bunun içindir ki, bu iki amansız ve çarpık gücün sömürdüğü vatanları ve vicdanları kurtarmak isteyen Ahmet Sukarno‘dan Habib Burgiba‘ya kadar bütün dünya uyanıkları, Atatürk Devrimleri’ne sarılmışlar. Bunu bir kötü ve köksüz taklit halinde yapanlar sonucu getiremiyorlar ama içinden, esasından kavrayanlar bu yolda başarı ile yürüyorlar.
103 milyonluk Endonezya halkının, 3.5 milyon Hollandalı elinde sömürülmeye yıllarca katlanmış, hatta bunu hoş görmüş haline şaştığımı söylediğim zaman, Türkiye’de okumuş Müslüman Endonezyalılardan biri
şu karşılığı verdi: “Biz, Mustafa Kemal’den önce, insan üstü gördüğümüz Avrupalı efendiye kafa tutabileceğimizi nereden bilecektik?”
Jakarta ile Delhi arasında uçakta tanıştığımız bir Filipinli yazar da şöyle söyledi: “Mustafa Kemal hareketinden önce, Uzak Asya’da Müslümanlık tutsaklık dini gibi bir şeydi. Bu yalancı dünyadan daha sağken el etek çekip öteki sonsuz dünyayı kazanmaya bakmalıydık! Bize eziyet edip nefsimizi terbiye ettiği için işgalci ve istilacı efendilerimize kızıp başkaldırmak şöyle dursun neredeyse şükretmeliydik! Kemalist Türkler Müslümanlığın yüzünü ağarttı.”
Bu keskin gözlemle ürperdikten biraz sonra yeni Delhi’de yere ayak basıp da her ağaç altından yarı çıplak fırlayan tarik-i dünyaları, dallarda cirit oynayan kutsal sincapları, sokaklarda yeşile boyalı boynuzlarıyla salınan kutsal inekleri gördükten sonra, aklıma Rabindranat Tagore‘un şu cümlesi geldi, sanki bunu Mustafa Kemal düşünüşünü ve davranışını dahi benimseyememiş, ya da ağzına yüzüne bulaştırmış bütün doğu miskinleri adına söylüyor sandım: “İçimdeki dilenci, sıska kuru elini yıldızsız göğe kaldırdı ve aç sesiyle gecenin karanlığına bağırdı.”
Başka bir gün, Milliyetçi Çin başkenti Formoza’da (Tayvan) General Çankayşek’in yaş günü dolayısıyla düzenlenmiş bir toplantıda, İstanbul’da bir süre kaldığı için az çok Türkçe de konuşabilen bir genç Çin aydını ile konuşuyorduk. Söz Çankayşek’in karısına gelince sofra arkadaşım şunu anlattı:
“Bir ünlü Amerikan dergisinin “Kocanızın bütün büyük işlerinde başyardımcısı ve yaratma ortağı olduğunuz söyleniyor, ne dersiniz?” sorusuna verdiği karşılığı kısaca şöyle: Bir gün kocam, Çin tiyatroları gibi sürüp giden iç savaşlardan bıkıp usanmış, yorgun argın eve dönmüştü. Bitkindi, karamsardı. Ne yaptımsa şenlendiremedim. Sonunda Türk Kurtuluş Savaşı önderi Mustafa Kemal’in Çince‘ye çevrilmiş Söylev’inin belirli yaprakları arasına kağıtlar koyup yatağının başucuna bıraktım. Bütün gece lambası açık kaldı ve ertesi sabah en umutlu günlerinden daha
dinç kutsal kavgasının başına döndü.”
Yollardaki konaklamalarımız bitince Avustralya’ya ulaştık ve bir gün bizim yeni Ankara gibi yeni kurulmakta olan başkentleri Camberra‘yı görmeye gittik. Gezerken bir de ne görelim: Kocaman kubbesi ile, minaresi eksik bir cami gibi duran bir anıt yapı: Anzaklar Anıtı dediler. (Avustralya ve Yeni Zelanda Ordu sözcüklerinin baş harflerinden yapılmış bir söz Anzak.) Sanki Çanakkale Savaşları sırasında bir türlü girip göremedikleri İstanbul camilerinden birine benzer bir kubbe altında yatıyor olsun diye, meçhul asker anıtlarını böyle yapmışlar.
Bu arada 85 yaşında bir eski savaşçıyla tanıştık, adımdaki Kemal’i duyunca gözleri parladı, dili çözüldü:“
Mustafa Kemal’le 35 metreye kadar yakın geldim. Karşılıklı siperlerdeydik. Bir türlü karşılaşmadık. O gün bugündür merak ederdim. Bir renkli büyük resmini elde etmek isterim” Işık saçlı, deniz gibi gözlü bir ihtiyardı. Alnına değer gibi duran gür kumral kaşları vardı. Dedim ki:
"Kalkın aynaya bakın. Mustafa Kemal, benden çok size benzer. Böyle mavi yeşil gözlü, sarı kumral saçlıydı." Coştu gülümsedi, yarım ağız özür dileyip yakındaki telefona koştu. Evini aramıştı, kızı çıkmıştı, ona şunları söyledi: ”Annene söyle, bundan sonra sizlerden daha çok saygı isterim! Şimdi bir Türk tanıklık etti, Mustafa Kemal’e benziyormuşum.”
Bir başka sefer, Tokyo’da dünyanın dört bir ucundan gelmiş delegeler şerefine düzenlenen bir şölendi, iki Vietnamlı delege ile yan yana düşmüştük. Türk olduğumu anlar anlamaz Atatürk’ten söz açtılar, biri şöyle konuştu:
"Fransız işgalinden kurtulmak için Sovyet Rusya’dan akıl ve para yardımı gördük. Ne çare ki, Atatürk gibi yapamadık. Onların akıl hocalığından zamanla kurtuluvermeyi başaramadık. Ben şimdi sıyrılmış ve ayrılmış durumdayım. Ama bu bulaşıcı belayı bilmeyenlere bu suret-i haktan görünüşün iç yüzünü nasıl anlatmalı? Biz de nazariyeci profesörlerle tecrübesiz ve yenilik tutkunu yeni izm modası düşkünü gençler şimdi hep komünizan. Siz de öyle değil herhalde, Atatürk bekler sizi."
Öteki Vietnamlı da söze girişti:
"Şu çenemdeki yaranın hikayesini anlatayım size. Ortaokulda öğrenciydim. Bir akşam babam eve Fransız dergilerinden birinde çıkmış bir Mustafa Kemal resmi getirdi. Anlatıp gösterdikçe coştum. Ertesi sabah ilk işim o resmi alıp okula koşmak ve babamdan öğrendiklerimi arkadaşlarıma anlatarak resmi göstermek oldu. Resim bir ara elden ele dolaştı ve sonra ortadan kayboldu. Bir arkadaşımdan çantasına koymuştur diye şüphelendim. Resmi isterim diye üzerine yürüdüm, kavga ettik. Çenemdeki bu yara izi o günden kalmadır işte.
(Birkaç gün arkadaşlıktan sonra, birbirimizle yakın dostlar gibi sarılarak ayrılırken, ben o Vietnamlıyı o yara izinden öptüm.)