ETNOGRAFYA MÜZESİ'NDEN ANITKABİR'E

10 Kasım 1953, Etnografya Müzesi geçici kabrinden Anıtkabir'e nakledilişi
ETNOGRAFYA MÜZESİ'NDEN RASAT TEPEYE
(Üç büyük kavuşma)
ESKİPAZAR TAŞLARI
İlk yıllarda Refik Saydam’ın işi hafife alışı sonra da Rasattepe’nin büyük bir yapının temelini kolay kolay taşıyamayacak şekilde çürük topraklardan yığılmış oluşu işi sürüncemede bıraktı. Nihayet biraz değişiklikle Anıt-Kabir neden sonra tamamlandı. 15 yıldan beri en büyük evlâdını mermer bir mahfaza içinde başının üstünde taşıyan ana toprak, nihayet onu bağrına basmak için açıldı. Yurdun yüz bir bucağından gelmiş torba torba toprak ve şişe şişe su, onun üzerine örtüldü ve serpildi. Anıt-Kabir Mustafa Kemal’i andıran bir bina. Yaklaştıkça, içine girdikçe daha iyi anlaşılan, insanı daha içten sarıp kavrayan bir yapı. Bir kere kullanılan taş, bir tabiat harikası. Başka anıt yapılarda kullanılan mermerin düzgün ve cilâlı yapmacıklarına karşılık bunda bir toprak adamı yüzü asilliği ve enginliği var. Yer yer ağarmış alınlar gibi beyaz, yer yer sararmış benizler gibi solgun bir taş ve eski kazılardan çıkarılmış, sanatın lûtfunu ve tabiatın kahrını görmüş gibi delikli deşikli. Sanki çok eskiden bu taşlar toprak altında kalmış bir tapınakta yer almışlar; gömülüp devrilip kalmışlar; yeni bir anıta, en büyük insanlardan biri için yapılacak ebedî dinlenme yerine kullanılacaklarını hissedip gönüllü ve gayretli meydana dökülüvermişler.
Birkaç sene için ilâçlanıp kurşunlar ve mermerler arasında Anıt-Kabrini bekleyen yüz, hastalık günlerinden daha güzeldi. Son resimlerinde gördüğümüz kırışıklıklar, şişkinlikler gitmiş; Millî Mücadelenin ilk yıllarındaki gibi avurdu avurduna geçmiş, heyecandan sararmış, derisi kemiğine yapışmış, alnı bir kat daha genişlemiş, irade tecellisi çene kemikleri daha keskinleşmiş bir güzel ve dokunaklı hâli vardı.
10 Kasım 1953, sabah saat dokuzu beş geçiyor. Şimdi beden Mustafa Kemal, can çekişen bir dev vücudun elle tutulur ruhu imiş gibi, kendi besleyip geliştirdiği yeni Ankara denen vücudu yavaş yavaş terk ediyor. Yanmış yakılmış, yarı terkedilmiş Asya kasabası Engürü’den, yeni dünyanın hamle ve devrimler merkezi pırıl pırıl yeni Ankara’yı yaratan adam. Ruh vücudu terk eder gibi gidiyor...
Ne ilk ruhu anarım, ne de Nuhu tanırım:
Buracıkta birden Atatürk’ün bir on beş Mayıs gününü hatırlıyorum. Gece İstanbul’dan gelmiş bir iki arkadaşla Baraj’da bir gezintiden döndüğüm zaman, annem köşkten birkaç defa arandığımı söylemişti. Hemen telefona koşmuştum. Ankara Palas pavyonunda idiler. Oraya yetiştim. Salonun dibinde, bir büyük masada on beş yirmi arkadaşıyla beraberdi. Öteki arkadaşlarını da boş kalan masalara dağıtmış, karşılıklı lâf atışlarıyla eğleniyordu.
Masaya yaklaşmama meydan kalmadan ve kimse henüz beni görmeden zamanın vekillerinden beni seven birinin işaretiyle durdum, görünmedim ve onun yanıma gelmesini bekledim. «Başımıza geleni sorma, diye söze başladı. Bugün sofraya erkence çağrılmıştık. Oturacağımız sırada «Bugün Mayıs’ın kaçı çocuklar?» diye sordu, On beşidir dedik. «Onbeşi!» diye durup düşünür gibi yaptı. Yine bir şey anlayanımız çıkmadı. Bir daha sordu, dalgınlığına verdik, pek telâş etmedik; On dokuz Mayıs arifesi idi; belki bu gün konuşacaklarını düşünüyor dedik. Nihayet fazla sabredemedi de gürledi: «15 Mayıs’ı kimsenin hatırladığı yok! On dokuz Mayıs’ı kutluyorsunuz! Çünkü o gün karaya sağ salim çıkabildim; her birinize bir imkân ve mevki sağladım, işler yoluna girdi diye! Ya peki, on beş Mayıs’ta İstanbul’dan bindiğim kırık dökük gemi yolda batsaydı, sonradan aklı başına gelip beni yakalamak isteyenler onu batırsaydı; ben bir tek gün anılmadan geçip gidecektim demek! Yağma yok. Bu sefer de 15 Mayıs’ı kutlayacağız! Haydi bakalım, benimle o gemide olanlardan biri hatıralarını anlatsın. Biriniz ondan sonra olan biteni hülâsa etsin. Şairi bulun o da o günlere dair yazdığı bir şeyler varsa okusun veya hemen yazsın. Halkevi de hazır millî piyeslerinden birini oynasın. Samanpazarı kahvelerine haber verin, onlar beni severler, çünkü ben de geleceğim» dedi.
Bunların hepsi oldu; bir senin şiirin eksikti. Sonra da buraya eğlenmeye geldik. Deminden beri konferansçılarla alay ediyor. «Neydi o beylik teşbihler» diyor, yok tufandan karaya çıkan Nuh! Yok topraktan bedene ilk üflenen ruh! Efendim? Neden böyle benzetmeler, çıkartmalar, özenmeler? Sen de böyle benzetmelere baş vurayım deme! Görevim seni. Birkaç satır yaz amma, sade ve sevimli bir şey olsun. Şimdi daha gelmemiş ol, nasıl olsa geciktin, bir köşede hazırla, sonra gelmiş ol»... O dost vekilin dediğini yapmıştım; Atatürk gençlerin 15 Mayıs’ı düşünmelerinden ve kendini yalnız kendine benzetmelerinden, yeni şiirin beylik teşbihlerden kurtulmuş olmasından gerçek bir sevinç duymuştu:
Ne ilk ruhu anarım ne de Nuhu tanırım
Neyin eşi deseler Gaziyi kıskanırım
Ölçü tanımıyorum efsane mâzi gibi.
Gazi Anadoluya girmişti Gazi gibi..
Güneşler doğdu battı, yıldızlar söndü yandı;
Ne bahtımız ağardı, ne kinimiz uyandı,
Neden sonra ne yıldız ne gün ne hilâl gibi
Mustafa Kemal doğdu Mustafa Kemal gibi.
O geceyi anıp Atatürk’ün zevkini de hatırladıktan sonra ona ait bir yazıda Nuh-muh teşbihini yarıda bırakıp geçiyorum.
İlk kavuşma (Bayrakla)
İlk vuslata (Halkevi — Sergievi) arasında şahit olduk. Mustafa Kemal’in şanını yüceltip haysiyetini kurtardığı bayrak, sayesinde çıktığı hürriyet ve istiklâl burçlarında dalgalanmayı bırakmış, onun göğsüne atılmış, onu her tarafından sarmıştı! Bayrakla nefes nefese sessiz sedasız bir kaynaşmaları vardı ki görülecek şeydi!.. Mustafa Kemal, eser Mustafa Kemal’lerin arasından geçiyordu: İşte yeni millî hukuku yeni bir zihniyetle kuracak ve idare edecekleri yetiştirmek için düşündüğü ve açtığı eski Hukuk Fakültesi, işte varlıksız fakat azimli belediyelere kredi sağlamak için teşkilini münasip görüp esasını kurduğu İller Bankası, işte imtiyazlı bir müessese olmaktan çıkıp Türk milletinin hizmetinde hizaya getirdiği Osmanlı Bankası, işte bayrağı gibi değerini yücelttiği ve koruduğu Türk parası için Merkez Bankası; velhasıl 30 yıl önce yabani ördek avlanan bataklıkların yerine kurulmuş bir yeni şehir parçasının, bu eski şehire kadar derli toplu devamı. İşte tunç atın üstünde tunç Mustafa Kemal! Ulus Meydanı... Bizim Sfenksi cins bir küheylân gibi şahlandıran süvarinin tunç timsali. İşte balkonundan yalnız Ankara’lılara değil bütün dünyaya Türkün «Ya istiklâl ya ölüm» azmini haykırdığı bina: İlk Büyük Millet Meclisi ve eski Halk Partisi Umumî merkezi. İçindeki eğreti toplantı salonunda zaman zaman kükremiş arslan gibi fırladığı tahta kürsüyü görür gibiyim.
O şaşıran, bocalayan ve çırpınan meclise en kara günlerinde ümit ve şevk verdiği tahta kürsü... Ve nihayet bugünkü Büyük Millet Meclisi binası. İçerisine kafesine kapatılmış pars gibi zor sığdığı fakat kendisine gerçekten çok yakışan firak içinde, taşa taşa, köpüre köpüre fakat Milletvekillerine duyduğu saygıyı sesine bile koya koya konuştuğu bina. Dünyanın ve memleketinin kaderini ve istikbalini senelerce evvelden çizen nutukları hâlâ tavanlarında çınlayan yapı...
İkinci kavuşma (Gençlikle)
Bu iki yapıda kendisiyle beraber çalışan arkadaşları bir arada yürüyorlar. Kimisi devlet reisi olmuş, önde; kimisi devlet reisliğinden ayrılmış, bir az arkada. Şimdiki Başvekille eski Cumhurreisi yan yana. Daha birkaç gün evvel hitabelerinde ve tebliğlerinde birbirine düşmanca telmihler hatta küfürler yağdıran iki partinin bu iki başı, Atalarının manevî huzurunda yaptıklarından pişman ve mahcup, bir tek anayurdun ve biricik Atatürk’ün çocuğu olduklarını hissederek birbirlerine biraz daha yaklaşa yaklaşa yürüyorlar.
Muhteşem cenaze alayı, Müdafaayı Hukuk caddesini Akköprü yolunun kestiği dönemeci geçti; Gençlik Parkının yan kapısına doğru ilerliyor. Öndeki askerî öğrenciler kafilesi, istasyona çoktan ulaşmış ve hatta trenin altından geçtiği büyük köprüye girmiş bulunuyor. Bu iki dönüş ve toplanış, onları bir az yavaşlattığı için alay bir an durmak zorunda kalıyor. Atatürk’ü taşıyan top arabası da tabiatıyla durmuştur.
Stadyumla Gençlik Parkı yani Mustafa Kemal gençliğinin iki toplantı yeri arasında, iki taraftaki izcilerin ortasındaki bu duruş, Ebedî Mustafa Kemal’le Genç Mustafa Kemal’lerin bir kavuşması idi: Mustafa Kemal, bütün yolu boyunca, canlı cansız eserlerinden hiç biri yanında durmamış, bu son yolculuğunda ilk ve son defa gençlik kurumlarının ve gençlerin arasında duraklayıvermişti. Sanki gençliğe hitabesini bir kere daha hatırlatıyor, hafızalarda ve hayallerde tekrarlıyordu. Eminim ki alaya katılan, hele alayı geriden ve yukarılardan seyreden herkes, bu emsalsiz buluşmaya göğsü kabara kabara, gözleri dola dola şahit oldu...
Üçüncü kavuşma (Toprakla)
Tren köprüsünü geçen, silâh fabrikası hizasında Rasattape’nin geniş ve kıvrımlı yollarına tırmanan alay, Anıt-Kabir’in yuvarlak merdivenleri altında, büyücek bir meydanda durdu. Siyaha boyanmış tahta basamaklar arasına giren top arabasına iki taraftan yaklaşan dev yapılı seçme genç askerler birden tabutun parlak demir kulplarını kavradılar. Biraz sonra, Atatürk, milletinin omuzları üzerinde idi.
Anıt-Kabir’in bence en güzel kısmı, iki taş kule arasından ve üçüzlü heykeller grubu ortasından başlayıp yüzlerce metre devam eden geniş taş avludur. Ebediyete doğru kayıp giderken taş kesilmiş bir nehri, her zaman için hiçbir hararetten erimeyip kalacak bir buz nehrini andıran bir taş avlu. Kenarlarında yer yer eski Eti kabartmalarını andıran taştan arslanlar nöbet tutuyor. Bunların arasındaki tarhlarda kar altında bile açan kırmızı güller yer alıyor. Gül ve arslan sıralarının üstünde biraz yüksek iki dar yeşil alan avlu boyunca uzanıp gidiyor. Bu dar ve uzun alanların ortasında birkaç sıra uzun kavak dikilmiş. Nöbetteki kargılara benziyorlar…
Güller Mustafa Kemale sahip olmanın sevkiyle yanan gönüllerdeki sevinçler gibi açıyor; Kavaklar Mustafa Kemal’ini kaybetmiş gözlerdeki yaşlar gibi yapraklarını hep döküyor ve taştan arslanlar bu duygu kıpırdanmalarından ötede, Türkiye’nin kaderi gibi “fikir Mustafa Kemali” hep vakarlı ve emin bekleyip duruyorlar. Kısacası: Güller açıyor, yapraklar dökülüyor ve arslanlar bekliyor... Karşıda avlunun ucundaki bir direkte yarıya inmiş bir bayrak, tabut yaklaştıkça sanki daha fazla inerek onu saran bayrakla nöbet değiştirmek istercesine çırpınıyor. Bu giriş avlusundan birkaç basamakla bir geniş dörtgen taş durağa iniliyor. Dört bir yanı çifte direklerin çerçevelediği bir alımlı durak. Birçok eski tapınaklarda böyle yanları çifte sütun gerdanlığıyla çevrilmiş boynu bükük güzel duraklar vardır. Amma bunlarda yapı malzemesi hemen her vakit mermerdir. Mermer, yani o cilâlı, düzgün ve gösterişli taş. Halbuki bizimkinde malzeme topraktan çıkarıldığı gibi kalmışa benzeyen gösterişsiz, boyasız ve cilasız, toprak adamı asil bir taş…
Çifte direklerin her bir aralığından bu Anıt-Kabir’in gündelik hayatla dolu birer uzak parçası gibi görünen bir yeni ve haşmetli Anakara yapısı göze çarpıyor. Ve insan, buradan bütün Anakara’yı bu tavus kuşu yapının renk renk uzamış, baş peşinden sürüklenip gelmeye koyulmuş bir uzun ve süslü kuyruğu gibi görüyor... Sağda solda kuleler, sofalar, salonlar, dehlizler, yer alarak Anıt yapının güzelliğini tamamlıyorlar. Solda beş on ayak geniş merdivenle yapının merkezine çıkılıyor. Merdivenin iki yanındaki bir vakitsiz matemle yüzünü tırnaklarıyla yırtmışa benzeyen taşlara, insanı alıp eski çağlara ve gelecek düşüncelere götüren erkek şekilleri oyulmuş.
Sağ yan, kurtuluş savaşı yıllarındaki savunmayı; sol yan, düşmana saldırışı belirtiyor. Birincide kendi üzerine kıvrılıp toparlanan vücutlar, ikincide hızı ve atılmayı göz önüne getiren kanat kanat bedenler... Son basamağın ilerisindeki büyük ve yüce yapıda som taştan oyulmuş lâhit duruyor. Bu yapının gözü kamaştıran iki özelliği var: Birisi lâhdin başucundaki büyük pencere ki bütün orta yaylayı, zafer alanlarını süzüyor ve demir parmaklığında bütün eski çinilerin çiçek şekilleri var. Yüksek tavan ise bölüm bölüm Avşar kiliminden Türkmen oyalarına kadar bütün Anadolu işleme ve dokumalarının desenleriyle süslü. Sanki her ana bu birleşik çocuğuna ve her kız bu ortak Atasına ömür boyu, göz nuru dökerek işlediği çevreyi getirip tavana çeyiz çeyiz asıvermiş..
Atatürk’ü ana toprağa vermeğe hazırlanıyoruz. Erzurum’undan Edirne’sine kadar her karışı için bir kere savaştığı, Nazilli’sinden Karabük’üne kadar her karışı için bir kere yeni hayat getirdiği anayurt, bu en büyük çocuğunu, Atatürk’ü bağrına basmak için, on beş yıl sabretmenin derin durgunluğu içinde şöyle bir kımıldanıyor.
Her köşeden bir avuç toprak ve her nehirden bir damla su, Atatürk’ün tabutu üzerine serpiliyor. Kim, toprakta bu kadar dinlenmeyi; kim bu toprakla bu kadar haşır neşir olmayı hak edebilmiştir? Kavuşsunlar, sarışsınlar, kucaklaşsınlar! Anayurdumuz diye yabana çiğnetmeyeceğimiz bu toprağı bu sefer Atatürk’ün yattığı yerdir diye bir kat daha canla başla korumasını bileceğiz. Her milletin bir bayrağı bir de vatanı var. Bizim ise bayrak bir adamımız, vatan bir adamımız, bir üçüncü kutsal değerimiz var...
B. K. Çağlar — Dolmabahçe’den Anıtkabir’e —