

BEHÇET KEMAL ÇAĞLAR HAYATI
Baba tarafımız Şabanbeyzade namıyla bilinen, hicri 990 yılından beri seceresi bulunan Kayseri’nin ünlü bir ailesidir. 990 tarihlerinde Kayseri civarında Büyükbürüngüz (Bugün Mimar Sinan) isimli köyde yerleşmiş olan Şaban Ağanın ahfadından bir çok vali, defterdar ve şair mevcuttur. Dedemiz Şaban Hami Bey Vahit beyin oğlu olarak Bünyan Çağlayanı kıyısında yerleşmiş, sadeleşmiş ismiyle Bürüngüz isimli Türkmen oymağındandır ve 1879 Kayseri doğumludur. Annesi Kayseri'nin Müftü Efendiler ailesindendir. Şaban Hami Bey zamanına göre çok iyi tahsil görmüş, İstanbul Halkalı Ziraat Mektebinden mezun olmuş ve Türkiye’nin ilk ziraat ve ticaret gazetesini çıkarmıştır. Ziraate ait pek çok makalesi, tavukçuluk ve aşıcılıkla ilgili kitabı vardır. Gençliğinde edebiyatla meşgul olmuş, şiir de yazmıştır. Memuriyeti nedeniyle bulunduğu Bilecik’te kalp krizi neticesinde 1933 de vefat etmiştir.
Babaannemiz, yani Behçet Kemal'in annesi Zeliha Naciye Hanım ise Balıkesir’in Çepni Türkmenlerinden Kör Mehmet Paşa'nın oğlu Kolağası Ahmet Ağa’nın kızıdır. Annesi ise Bosna Yenipazar Kaymakamının kızı Aliye Hanımdır. Aliye Hanım gayet cerbezeli, sözü dinlenen ve saygı gösterilerek Bosnalı Hanım diye anılan güçlü bir hanımdır. Babaannemiz de dedemiz gibi 1890 Kayseri doğumludur, 1967 de İstanbul’da vefat etmiştir. Dedemiz Şaban Hami Bey orman müfettişi olarak görev yaptığı Erzincan’da babaannem ile evlenmiş ve amcam Erzincan’a iki saat mesafede eski adı ile Rumekrak, yeni adı ile Tepecik köyünde, 23.7.1908 (10.7.1324) tarihinde, İkinci Meşrutiyet ilan edildiği gün annesinin babası Kolağası Ahmet Ağa’nın evinde doğmuştur. Behçet ismi babasının amcasının ismi olarak, Kemal de hürriyet kahramanı Namık Kemal‘e izafetle verilmiştir.
Soyadı Çağlar’a ise, 1934'de soyadı kanunu çıktığında, babası bir yıl önce ölmüş olduğundan, amcam kendisi karar vermiş. Muhtemelen akarsuyu çok sevdiğinden ve kendi coşkun ruhuna uygun bulduğundan olmalı. Kayseri’de kalan son aile büyüğümüz, amcamın kuzen çocuğu Rüştü Yurter’in beyanına göre kendisine bu soyadını seçtikten sonra halasının oğlu Mustafa’ya da “Ben Çağlar soyadını aldım, siz de Yurter soyadını alın”, demiş. Böylece ailenin o kanadının soyadı Yurter olmuş. Teyze tarafı ise Çağlar soyadını çok beğenmiş ve onlar da benimsemişler. Böylece teyze oğlu Kore Gazisi Albay Cemalettin’in de soyadı Çağlar olmuş.
Babasının değişik şehirlerde görevde bulunması ve sık sık tayin olması nedeniyle öğrenim hayatı çok değişik okullarda başlamış, lise tahsilini Kayseri Sultanisi'nde tamamlamıştır. 1925 senesinde babasının ‘Şairlik karın doyurmaz’ diyerek ısrarla yolladığı Zonguldak Maden Mühendis Mektebi'ne yazılmış ve 1929 yılında mezun olmuştur. Okula vardığında hem mühendis olmak azmini, hem şair kalmak inadını bildiren bir manzum telgraf çekmiş babasına:
“Selam, ihtiram, muhabbet
Müstakbel mühendis Behçet”
1929 senesinde 21 yaşında yüksek maden mühendisi olarak bu mektepten mezun olmuş ve o yaz Belçika'da maden mühendislik stajına yollanmıştı. Aynı yıl Ankara’ya İktisat Vekaleti maden mühendis muavinliğine tayin olmuştu. Başkentte özellikle Türk Ocağında ve daha sonra Halkevinde o dönemin genç şairleriyle birkaç hafta içinde tanışmanın kolayını bulmuştu. “Samanpazarı yakınındaki Musevi Mahallesinde tuttuğumuz bir odadan, bir gün bu şehir bizim olacak azmiyle, küçük fakat kabarık bir sel gibi taşar sokaklara yayılıverirdik. Bazı şehir büyüklerinin, ya babalarımızın hatırı için ya da bizim uyandırdığımız sempati ile bize büyük salonlar tahsis ettiği de olurdu. O zaman coşar, konuşur, bağırır çağırırdık. Bir defasında ‘Namık Kemal’in heykeli neden yapılmıyor’ diye kıyameti koparmış ve İş bankasında bir hesap bile açmıştık” (20.Asır Haftalık Dergisi, 21.3.1953, Biraz da Edebiyat Köşe yazısı)
Halkevinin müdavimleri arasına girmiş, buradaki konuşma ve şiirleri ile dikkat çekmiş, sanat gösterilerinde ve milli günlerde belli başlı hatipler arasında yer almış, o günün anlamına göre yazdığı şiirler ve coşkulu, heyecanlı hitabeler Behçet Kemal’i bu tür toplantıların vazgeçilmez kişisi haline getirmiştir. Halkevlerinin açılışı münasebetiyle yazdığı ve şahsen oynadığı Çoban Piyesi, daha sonra yine kendi yazıp oynadığı Ergenekon Piyesi çok takdir görmüş, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Ruşen Eşref Ünaydın, Falih Rıfkı Atay, Naşit Hakkı Uluğ, Cevdet Kerim İncedayı, Recep Peker, Mümtaz Ökmen gibi o yılların değerli, ünlü yazarları ve politikacıları ile yakın ilişkiler kurmuş, hepsinin sevgi ve takdirini kazanmıştır. Bu piyesler o dönemin Türk kimliğini oluşturma çabasını ve ruhunu ortaya koyan eserlerdir.
Atatürk’ün huzurunda oynanan Ergenekon piyesi ile ilgili bir anısını Behçet Kemal Türk Hava Kurumu dergisinde şöyle anlatmıştı:
“Atatürk’ün Ankara’ya 27 Aralıkta ayak basışının yıldönümünü kutlamaya Halkevi’ndeki arkadaşlarla birlikte karar vermiştik. Reşit Galip nutuklarının en güzelini söylemiş, ben de Ergenekon ismindeki manzum ve bir perdelik piyesi bir arkadaşla birlikte oynamıştım. Birinci efsane Ergenekonla ikinci hakiki Ankara Ergenekonunu birbirine bağlayan bu piyeste, dağlar demircinin çekici ile parçalanınca Turan illeri yerine Ankara görünüyor ve kaybolan Bozkurt’un yerine Ata’nın silüeti ufukta güneş gibi parlıyordu. Ankara dekorunun önünde Seymenler müziklerine ve danslarına başlıyorlardı.
Ankaralıların gönülden kopan kadirşinaslığı ile gündüzden beri heyecan içinde olan Atatürk, bu geceki tezahürden de çok duygulanmış bizi sofrasına davet etmek lütfunda bulunmuştu. Piyesten okuttuğu parçalarla memnun, perde sonunda oyuna koyulan seymenlerin de çağrılmasını emretmişti."
13 Ocak 1933 de askerlik görevini yapmak üzere İstanbul'a Harp Okuluna giderken kendisine Onuncu Yıl Marşı yazması için teşvikler yapılmış, Faruk Nafiz Çamlıbel ile birlikte hazırladıkları marş Cumhuriyetin Onuncu Yıl Marşı olarak hükümetçe kabul edilmiş ve 29 Ekim 1933 de yapılan kutlamalarda üç gün üç gece boyunca yurdun her yerinde çalınmış ve söylenmişti.
Atatürk'ün sofrasında bulunduğu bir akşamda yeteneği layıkıyla anlaşılan Behçet Kemal, Atatürk tarafından 1934 yılının Ocak ayında halk edebiyatı ve gazetecilik alanında kendini geliştirmesi amacıyla İngiltere Cambridge Üniversitesine yollanmıştır. İngiltere dönüşü 1935 yılında Halkevleri Müfettişi olarak görevlendirilmesi ile yurdun her tarafını gezmiş, halk şairleriyle ve halk sanatıyla yakından temas etmek fırsatını bulmuştur. Zaten bir köylü ve ziraatçı çocuğu olarak babasıyla küçüklükten beri Anadolu köylerinde dolaşan ve onlarla hemhal olan Behçet Kemal bu doğayı ve kültürü çok sevmiş ve bu sayede bütün varlığını Türk milletine ve memleketine adamıştır. Bu görevi sırasında yaptığı gözlemlerle ilgili olarak Halk Partisi genel sekreterliğine sunduğu raporlar Türk toplumunun o dönemki fikirsel ve kültürel özelliklerinin olumlu gelişimini ortaya koyan önemli belgeler olmuşlardır.
Behçet Kemal Atatürk'ün ölümü ile derinden sarsılmış, Türk milletinin kurtuluşunda tel çıkar yolu Atatürk devrimlerinde gördüğü için yaşamının geri kalanını Atatürk'ü, devrimlerini ve anayurdu anlatmaya adamıştır. Behçet Kemal’in Atatürk’e bağlılığı sade şahsi sevgiden değil, Atatürk devrimlerinin memleketin ve milletin gelişmesi ve yükselmesinde tek çıkar yol olması inancındandır. Bu nedenle Behçet Kemal Çağlar Atatürk’ün ölümünden sonra da bu bağlılığı kendi ölümüne kadar hiç eksilmeden devam ettirmiş, hep bu inanç ve bağlılığın etkisi altında yaşamıştır. Gerek özel hayatı, gerekse toplum hayatındaki konuşmaları ve hareketleri ve bir müddet içinde bulunduğu politik hayatındaki davranışları hep bu etkinin izlerini taşır.
1939 ila 1940 senelerinde Yücel dergisinde çıkan yazıları ve Atatürk’e Rapor adlı şiirleri ile hükümetin tepkisini çekmiş, radyodaki konuşmaları kendisinin Halkevi Müfettişliğinden ayrılmasına ve radyodaki konuşmalardan men edilmesine ve hatta Halk Partisi Yüksek Divanına verilmesine sebep olmuştur. Bu durumda Ankara’nın havası hürriyet aşığı Behçet Kemal’in ruhunu sıkmaya başladığı için ikinci defa yedek subaylığa talip olmuş ve Ankara’da askeri fabrikalarda yapması lazım gelen askerliğini sınıfını değiştirerek Kars’a nakletmiştir.
Zamana uygun görülmeyen yazı ve söylevlerinin, sırf vatan sevgisi ile ve hürriyet aşkı ile hiç başka tesir altında olmadan samimiyetle yapıldığını sonradan anlayan zamanın cumhurbaşkanı bir doğu seyahatinde tifodan Sarıkamış Hastanesi’nde yatmakta olan Behçet Kemal’i hastanede ziyaret ederek alnından öpmüş ve gönlünü almış, bu suretle onun üzüntüsünü gidermiştir. Bu olay şairin her anlatışında gözlerinin heyecandan dolmasına sebep olacak kadar tesir etmiştir.
1943 senesinde askerlik sonrası Başbakan Saraçoğlu‘nu ziyaretinde kendisine milletvekilliği teklif edilmiş, 28 Şubat 1943 tarihinde yapılan 8.dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi seçiminde meclise girmiş ve Erzincan milletvekili olarak görev yapmıştır. 25.1.1949 tarihine kadar hizmet etmiş, bu tarihte laiklikten taviz verilmesini ve genel gidişatı eleştirerek partiden ve milletvekilliğinden istifa etmiş, politikadan ayrılmıştır. Sonrasında İstanbul’a yerleşmiş, öğretmenlik ve yazarlık yaparak ömrünün sonuna kadar Atatürk sevgisi ve Atatürk devrimlerini yurt içinde yaymak ve yerleştirmek için bütün imkanlarıyla çalışmıştır. Bu arada doğru bulduğu fikirleri ve düşünceleri konuşmak ve yazmaktan çekinmemiştir. Bu yüzden vakit vakit takibata uğramış, radyodaki konuşmalarından men edildiği de olmuştur.
1953 senesinde Robert kolej edebiyat öğretmenliğine başlamış, 1969 senesinde ayrılmıştır. Bu sıralarda yine radyoda muhtelif konuşma ve hizmetlerine devam etmiş ve bir dönem Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu Yönetim Kurulu Başkanlığı yapmıştır. Kaleme aldığı pek çok eserinin yanı sıra lise ders kitabı olarak Ekrem Yirmibeşin ile beraber yazdığı Edebiyat Dersleri kitabı Milli Eğitim Bakanlığınca ders kitabı olarak okutulmuştur.
ESERLERİ bölümünde bahsedilen şiir kitapları, piyesleri, destanları, makaleleri, belgeselleri dışında radyoda yaptığı konuşmaları, 1925 yılından başlayarak Türkiye'nin hemen bütün edebiyat mecmualarında, günlük gazetelerinde çıkmış olan edebiyata, halk sanatına, politikaya ait yazı, şiir ve konuşmalarının sayısı bilinemeyecek kadar çoktur. Bunlara ilave olarak kendisiyle yapılan pek çok röportaj var. 1960’lı yıllarda Milliyet Gazetesi haftalık ilavesinde çıkan Ümit Deniz imzalı söyleşide amcam çocukluğunu anlatmış. Evlerinin temellerinin arasından bir yeraltı suyu geçermiş, onu dinleye dinleye uyurmuş. Mercan suyunun hatırasında böyle derin bir izi var. Hatta onun için bir şiir bile düzmüş
Irafa fincan koydum
Yoluna bir can koydum
Ben doğmamış kızımın
Adını Mercan koydum
4-5 yaşındayken Kayseri’de dehşetli bir yağmur yağmış parklar taşmış, civarı su basmış. Köpük taşı toplamaya giden küçük Behçet Kemal’i de sular almış götürmüş, güç kurtarmışlar: "Ne olur demiş, su fena mı, tertemiz uçsuz bucaksız, pırıl pırıl." Nitekim 16 yaşında ilk İstanbul’a geldiği zaman da Sapanca Gölü’nü umman zannedip hayrete düşmüş. Su sesiyle büyümesine dair şunları söylüyor: "Dimağımda Mercan’ın öyle derin izleri vardı ki uykuya su sesiyle dalmanın öyle doyulmaz hazzı vardı ki. Avrupa’da iken yattığım odanın musluğunu açar, onun sesiyle uyurdum." Kendi çocukluğunu anlatması istenince de 1942 de Kayseri’de şöyle bir halk ozanı deyişi yazıvermiş:
Yalınayak basardım yaz kış toprağa
Odun toplamaya giderdim dağa
Ata üzengisiz binmekti derdim
Bazlamaya çaman sürer de yerdim
Bezir yağı idi yanan lambamda
Yıldız saya saya uyurdum damda
Yufka pişirmeye firez yolardım
Yazları üst daldan kiraz yolardım
Yonca otlatırdım sarı tosuna
Bayılırdım yanık un kokusuna
Güzün değirmende nöbet beklerken
Büyük anam Yasin, babam Türküm ben
Ezberletirlerdi kışın her gece
Anam başucuma gelir gizlice
Keloğlan masalı söyler giderdi
Nutuk söyletmekti hocamın derdi
Amcamın yanında askerdim dimdik
Yazın köylü kışın şehirli idik
Mektepte leyliydim bir uzun kıştı
Kitaplar okudum aklım karıştı
Dünya güzelini düşümde gördüm
Denizi onaltı yaşında gördüm
Maden mektebine zorla giderken
Sonra Avrupa’yı dolaştım da ben
Çeşit çeşit süsler keyifler gördüm
Gene de gözünde tüterdi yurdum
Gurbette vatanı yaman özledim
Yine acıkınca çaman özledim
Yine yıkanmaya aradım dere
Bildim, çabalamam benim boşyere
Ben ki hep bu dağın taşın çocuğu
Yüzyıl geçse onbeş yaşın çocuğu
Bir başka vesile ile kendini yine bir manzum ile ifade etmiş:
Yunuslardan daha yaşlıyken başım
Çırpınır göğsümde yirmibeş yaşım
Her gece kendimden çıkar giderim
Orhon boyu Yuluğ Tigin yoldaşım
Yerde beni boğadursun kederim
Çoban olur yıldızları güderim
Mikelanj'ın ellerini öpmeye
Attila’nın terkisinde giderim
İmbiğimden geçen her haram, helal
En yakın arkadaşım Mevlana Celal
Başımda konuşur Mustafa Kemal
Behçet Kemal sanat yolculuğuna nasıl bir düşünce ve inançla çıktığını 1935’te Yücel dergisinde yayınlanan bir söyleşisinde şu satırlarla anlatmış: "Benim ruhum, denizin, ada çamlarının, Boğaziçi mehtabının işlediği bir dantela değildir. Ben 20 yaşıma kadar büyük şehir ve deniz görmedim. Fakat acunun en büyük, en temiz ve en derin halkı içinde yetiştim. Anadolu’da doğdum ve büyüdüm. Daha 15 yaşındayken saçımda ak ciğerimde verem tahayyül ederek yazmaya heveslendiğim zamanlar oldu sanmayınız. Ben edebiyata ağlayarak değil haykırarak, şüphelenerek değil inanarak başladım; haykıracağım şeyi ve inandığım şeyi yazmaktan başka bir şey yapmaya niyetim yok." Aynı söyleşide evlilikle ve neden bekar olduğuyla ilgili soruya da şöyle cevap vermiş: "Şairlikten midir nedir bilmem? İyi bir kız alsak kıza yazık! Kötü bir kız alsak bize yazık. Onun için şaşırdık kaldık!"
Amcam Behçet Kemal Çağlar çok karizmatik, yakışıklı, hoşsohbet, coşkulu bir hatip ve şairdi. Atatürk’ü ve devrimlerini, Anadolu’yu, Türklüğü anlatan şiirleriyle olduğu kadar, radyo konuşmalarıyla, konferans salonlarını, meydanları, okul bahçelerini dolduran kalabalıklara gösterdiği doğaçlama hitabet yeteneğiyle de ünlüydü. Milli bayramlarda her çağrıldığı okula, konferansa koşarak gider, kürsüde coştukça coşar, özellikle Atatürk’ü ve devrimlerini anlatırdı. İnanılmaz bir hafızaya sahipti, okul çağlarında okuduğu ders kitabı hafızasına bütünüyle kaydolur, öğretmenleri bu duruma çok şaşırırdı. Binlerce mısrayı aklında tutar, kendi şiirleri kadar sevdiği şairlerin şiirlerini de eksiksiz olarak ezberden okurdu. Bazen o anda doğaçlama gelen mısralar, şiirlerle devam eder, seyirci coşar; sonunda, alkışlarla, heyecanlı tezahüratlarla, kimi zaman omuzlarda kan ter içinde kürsüden inerdi.

10 Kasım 1963 Maçka İlkokulunda Atatürk Konferansı

25 Nisan 1969 Haydarpaşa Lisesi, Atatürk Gecesi
Evliliğe ve aile yaşamına sığmayan özgür ruhlu, müzmin bekar amcam babaannemle birlikte ismini kendi koyduğu Etiler Tepecik Yolu’nda otururdu. Babasının Ziraat Müdürü olarak görev yaptığı Erzincan, Tepecik Köyü’nde doğduğu için Etiler'de sokak isimleri verilirken amcamın da fikri sorulmuş, o da doğduğu köyün ismini vermişti sokağına. Etiler’in en renkli kişilerinden biriydi. Ona çok düşkün olan annesiyle birlikte oturmak özel hayatında bazı sorunlar yaratmaya başlayınca, önce Kabataş Setüstü’nde Bağodaları Sokak’ta yokuşlu-merdivenli ama çok güzel manzaralı bir daireye taşındı. Üsküdar’dan başlayarak Boğaz’ın Marmara Denizi’ne açıldığı genişliğine bakan, tarihsel yarımadanın ve lodos olan günlerde Uludağ’ın bile göründüğü bir daireydi. Birkaç yılın ardından da asansörlü ve daha pratik olan Harbiye’de TRT İstanbul Radyosu binasının karşısında, ismini kendi koyduğu, dar cepheli yüksek bir bina olan Uzungüzel Apartmanı’na geçti. Ön cepheden Boğaz’a, arka cepheden de Haliç’e bakan pek hoş bir daireydi. 24 Ekim 1969’da ilk kez geçirdiği ani kalp kriziyle genç sayılacak bir yaşta, 61 yaşında, çok verimli bir döneminde maalesef hayata veda etti.
Şişli Camii’nden kalkan cenazesi büyük kalabalıklara sahne olmuş, kortej halinde mezarlığa dek yürünmüş ve o dönem Neşriyat Müdürlüğünü yaptığı Akbank tarafından organize edilen Zincirlikuyu Mezarlığı’ndaki yerine defnedilmişti. Daha sonra Akbank çok güzel bir mezar taşı yaptırarak amcama verdiği değeri göstermişti. Ölümünden bir müddet önce geçirdiği bir ameliyata giderken, her ihtimale karşı mezarına yazılmak üzere bir arkadaşına kendini anlatan dörtlüğünü emanet etmişti:
Toprağa kanından bir şey katıyor
Kalbi her şiirinde ayrı atıyor
Anayurdun Atatürk’ün aşığı
Behçet Kemal Çağlar burda yatıyor
Bir başka gün, kendi ölümünü düşünerek şöyle yazmıştı:
Ayağımın dibine çömelip kalmış zaman
Şimdi suya indiren olsa yüzecek gemi
Anılarım acemi tayfalar korkak kaçak
Asıl hiddetim benim o can denen kaptana
Ne var daha batmadan gemiyi bırakacak?
“Alem yine ol alem, devran yine ol devran”
Bir yıldız kayıp gitmiş, göklerin haberi yok
1957 de yine kendi ölümünü anlattığı dizeleri yazmıştı:
ÖLMÜŞÜM
Dün gece ben kendimi ölmüş gördüm düşümde:
Ayağımın dibine çömelip kalmış zaman
Işıklar karanlıklar, siyah beyaz, hepsi mor
Baktım kalıbım boylu boyunca dinleniyor
Yorgun gidip gelmeden, itilip kakılmadan
Sanki canı değil de sadece mecali yok
Hiç de karaya vurup kalmış balık hali yok
Şimdi suya indiren olsa yüzecek gemi
Nerde o çarpan gönül göğüs kırarcasına
Ruhum ki göz kırpardı her bulut parçasına
Bir başka gezegende bir yeni bedende mi
Anılarım acemi tayfalar korkak kaçak
Duygum düşüncem sezim, kaçışan kaçışana
Asıl hiddetim benim o can denen kaptana
Ne var daha batmadan gemiyi bırakacak?
Uçan kuşun tüyüne de benzeyen eseri yok
Beden haline razı, sızlanmanın yeri yok
“Alem yine ol alem, devran yine ol devran”
Bir yıldız kayıp gitmiş, göklerin haberi yok
Cenazede mezarının üstüne cumhurbaşkanından parti liderlerine, derneklerden öğrencilerine yüzlerce kişi ve kurum tarafından çelenk konmuştu, ama bir tanesi çok dikkat çekiciydi, isimsizdi üstelik. Çelengin üstünde yazan iki kelime her şeyi anlatıyordu aslında: “Geçme, dur!” Goethe’nin Faust adlı eserine atfen yazılmıştı ve amcamla birlikte yaşanan, zamana “Geçme, dur!” diyecek kadar değerli olan anları anlatıyordu. Halam tahmin edebiliyordu edebiyata meraklı hangi hanım olduğunu, ancak tabii ki aile içinde kaldı bu tahmin.

Amcam ömrü boyunca vicdanı hür ve başı dik olarak müdanasız yaşamayı seçmiş, politika sonrası 1953-1969 yılları arasında Robert Kolej’de edebiyat öğretmenliği ve basın şeref kartıyla farklı kurumlarda gazetecilik yaparak hayatını devam ettirmişti. Öğretmenliği çok geniş yüreklilik ve hoşgörüyle kendi tarzınca sürdürmüş, çok sevilen bir hoca olmuştu. Öğrencilerinin bazen kopya çekmelerini görmezden geldiğini anlatır, kopya hazırlarken de, çekerken de aslında öğrenildiğini söylerdi. Maksat hasıl olurdu yani.
Geçen yaz tesadüfen karşılaştığım bir öğrencisi, lise yıllarındayken dersi kaynatmak istediklerinde amcama, “Hocam bize Yunus Emre’yi anlatır mısınız?”, “Hocam Atatürk?”, “Hocam Namık Kemal?” diye laf attıklarını, onun da büyük coşkuyla durup dinlenmeden öğrencilerine Atatürk’ü, devrimlerini ve bu iki büyük ustayı, felsefelerini anlattığını aktarmıştı bana. “Derste herkesi kendine çekerdi, dikkatimizi başka bir yere veremezdik. Öylesine enerjik ve karizmatik bir kişiydi. En düşük notu on üzerinden yediydi” diye de devam etmişti.
Genel olarak da İstanbul’da tanınır, çok sevilirdi. Yolda durdurur, sohbet ederlerdi amcamla. Radyo konuşmalarını dinleyen, gazeteden hayran olan, eski/yeni öğrencileri, konferanslarından tanıyanlar gibi kişiler olurdu yolunu kesenler. Onların gönlünü alır, hal hatır sorardı.