ÖZEL YAŞAMI

“Çağlar dediler, bari hak etsek de bu namı
Kumlarda sızıp kalmasak, ummana dökülsek”
ÖZEL YAŞAMI
Amcam Behçet Kemal Çağlar ömrü boyunca vicdanı hür ve başı dik olarak müdanasız yaşamayı seçmiş, içine sinmeyerek ayrıldığı politik yaşamı sonrası 1953-1969 yılları arasında Robert Kolej’de edebiyat öğretmenliği ve basın şeref kartıyla farklı kurumlarda gazetecilik yaparak hayatını devam ettirmişti. Öğretmenliği çok geniş yüreklilik ve hoşgörüyle kendi tarzınca sürdürmüş, çok sevilen bir hoca olmuştu. Öğrencilerinin bazen kopya çekmelerini görmezden geldiğini anlatır, kopya hazırlarken de, çekerken de aslında öğrenildiğini söylerdi. Maksat hasıl olurdu yani.
Geçen yaz tesadüfen karşılaştığım bir öğrencisi, lise yıllarındayken dersi kaynatmak istediklerinde amcama, “Hocam bize Yunus Emre’yi anlatır mısınız?”, “Hocam Atatürk?”, “Hocam Namık Kemal?” diye laf attıklarını, onun da büyük coşkuyla durup dinlenmeden öğrencilerine Atatürk’ü, devrimlerini ve bu iki büyük ustayı, felsefelerini anlattığını aktarmıştı bana. “Derste herkesi kendine çekerdi, dikkatimizi başka bir yere veremezdik. Öylesine enerjik ve karizmatik bir kişiydi. En düşük notu on üzerinden yediydi” diye de devam etmişti.
Amcam çok popüler bir kişi olduğundan Etiler'de tanımayan yoktu kendisini. Çarşıya alışverişe çıktığında herkesle selamlaşır, sohbet ederdi, esnafla da arası çok iyiydi. Özellikle Kasap Mahmut Bey ile her gün görüşürlerdi, çünkü babaannemin kedisine her gün kıyma almaya giderdi kasaba. O zamanlar pek az özel araba vardı. Amcamın da hiç arabası olmadı, her zaman koşar adımlarla, dimdik yürür giderdi işine, otobüsle veya taksiyle… Yakın komşusu Safiye Ayla’ya ve eşi Muhittin Targan’a özel bir saygısı vardı, sık sık görüşürlerdi. Atatürk döneminde yakın dostluk kurduğu yazar, eğitimci, tiyatro ve sinema yönetmeni, çok yönlü sanatkar Münir Hayri Egeli, Zonguldak Maden Mektebinden arkadaşı İhsan Soyak yine mahalle komşusuydu. Etiler Mahallesinin 1933 doğumlu rahmetli muhtarı Ayhan Altuğ ile yaptığım söyleşide amcam Behçet Kemal'i şöyle dile getirmişti:
"Semtimizin en popüler ve sevilen ismi değerli, milli şair Behçet Kemal Çağlar’ın bendeki en iz bırakan anısı, 10 Kasım 1953 gününe aittir. Atatürk’ün naaşının Etnografya Müzesinden alınıp ebedi istirahatgahı Anıtkabir’e nakledilişi çok önemli bir olay olmuştu ve bu büyük ilgi çeken töreni Behçet Kemal naklen radyodan anlatmıştı. Müthiş bir şeydi bu neşriyat, içime işlemişti. Hala sesi ve heyecanı, Atatürk sevgisi kulaklarımdadır. Daha sonra mahallemizde tanışma ve sohbet etme imkanı bulduğumda çok mutlu olmuştum. Aynı heyecanı ve Atatürk sevgisi tüm yaşamı boyunca devam etti." (20.11.2019 da yapılan söyleşi, Etiler Bir Mahalle Öyküsü Kitabı, Selcan Çağlar)
Genel olarak da İstanbul’da tanınır, çok sevilirdi. Yolda durdurur, sohbet ederlerdi amcamla. Radyo konuşmalarını dinleyen, gazeteden hayran olan, eski/yeni öğrencileri, konferanslarından tanıyanlar gibi kişiler olurdu yolunu kesenler. Onların gönlünü alır, hal hatır sorardı. Engin bir edebiyat ve felsefe kültürüne sahipti, çok hızlı ve doğaçlama şiir yazardı. Böyle yazılmış bir şiirinde kendisini şöyle tarif etmişti:
Yunuslardan daha yaşlıyken başım
Çırpınır göğsümde yirmibeş yaşım
Her gece kendimden çıkar giderim
Orhon boyu Yuluğ Tigin yoldaşım
Yerde beni boğadursun kederim
Çoban olur yıldızları güderim
Mikelanj'ın ellerini öpmeye
Attila’nın terkisinde giderim
İmbiğimden geçen her haram, helal
En yakın arkadaşım Mevlana Celal
Başımda konuşur Mustafa Kemal
Behçet Kemal sanat yolculuğuna nasıl bir düşünce ve inançla çıktığını 1935’te Yücel Dergisinde yayınlanan bir söyleşisinde şu satırlarla anlatmış: "Benim ruhum, denizin, ada çamlarının, Boğaziçi mehtabının işlediği bir dantela değildir. Ben 20 yaşıma kadar büyük şehir ve deniz görmedim. Fakat acunun en büyük, en temiz ve en derin halkı içinde yetiştim. Anadolu’da doğdum ve büyüdüm. Daha 15 yaşındayken saçımda ak ciğerimde verem tahayyül ederek yazmaya heveslendiğim zamanlar oldu sanmayınız. Ben edebiyata ağlayarak değil haykırarak, şüphelenerek değil inanarak başladım; haykıracağım şeyi ve inandığım şeyi yazmaktan başka bir şey yapmaya niyetim yok."
Aynı söyleşide evlilikle ve neden bekar olduğuyla ilgili soruya da şöyle cevap vermiş: "Şairlikten midir nedir bilmem? İyi bir kız alsak kıza yazık! Kötü bir kız alsak bize yazık. Onun için şaşırdık kaldık!"
Evliliğe ve aile yaşamına sığmayan özgür ruhlu, müzmin bekar amcam babaannemle birlikte ismini kendi koyduğu Etiler Tepecik Yolu’nda otururdu. Babasının Ziraat Müdürü olarak görev yaptığı Erzincan, Tepecik Köyü’nde doğduğu için Etiler'de sokak isimleri verilirken amcamın da fikri sorulmuş, o da doğduğu köyün ismini vermişti sokağına. Etiler’in en renkli kişilerinden biriydi. Ona çok düşkün olan annesiyle birlikte oturmak özel hayatında bazı sorunlar yaratmaya başlayınca, önce Kabataş Setüstü’nde Bağodaları Sokak’ta yokuşlu-merdivenli ama çok güzel manzaralı bir daireye taşındı. Üsküdar’dan başlayarak Boğaz’ın Marmara Denizi’ne açıldığı genişliğine bakan, tarihsel yarımadanın ve lodos olan günlerde Uludağ’ın bile göründüğü bir daireydi. Birkaç yılın ardından da asansörlü ve daha pratik olan Harbiye’de TRT İstanbul Radyosu binasının karşısında, ismini kendi koyduğu, dar cepheli yüksek bir bina olan Uzungüzel Apartmanı’na geçti. Ön cepheden Boğaz’a, arka cepheden de Haliç’e bakan pek hoş bir daireydi. 24 Ekim 1969’da ilk kez geçirdiği ani kalp kriziyle genç sayılacak bir yaşta, 61 yaşında, çok verimli bir döneminde maalesef hayata veda etti. 1957 de bir sağlık sorunu nedeniyle endişelendiği bir dönemde kendi ölümünü anlattığı dizeleri yazmıştı:
ÖLMÜŞÜM
Dün gece ben kendimi ölmüş gördüm düşümde:
Ayağımın dibine çömelip kalmış zaman
Işıklar karanlıklar, siyah beyaz, hepsi mor
Baktım kalıbım boylu boyunca dinleniyor
Yorgun gidip gelmeden, itilip kakılmadan
Sanki canı değil de sadece mecali yok
Hiç de karaya vurup kalmış balık hali yok
Şimdi suya indiren olsa yüzecek gemi
Nerde o çarpan gönül göğüs kırarcasına
Ruhum ki göz kırpardı her bulut parçasına
Bir başka gezegende bir yeni bedende mi
Anılarım acemi tayfalar korkak kaçak
Duygum düşüncem sezim, kaçışan kaçışana
Asıl hiddetim benim o can denen kaptana
Ne var daha batmadan gemiyi bırakacak?
Uçan kuşun tüyüne de benzeyen eseri yok
Beden haline razı, sızlanmanın yeri yok
“Alem yine ol alem, devran yine ol devran”
Bir yıldız kayıp gitmiş, göklerin haberi yok
ABANA
1957 yılında ailece yapılan bir Abana gezisi var anılarda… Abana Karadeniz sahilinde, Atatürk’çü ve CHP li küçük bir ilçe iken Demokrat Parti hükümetince bir nevi cezalandırma gibi köye geri çevriliyor. Tabii çok zorluklar çekiliyor ve Abana sesini duyurmak ve yeniden ilçe olabilmek için bir çaba içerisine giriyor. Abana’ya bir Atatürk büstü yaptırıyorlar ve açılışı için amcamı davet ediyorlar.
Bu vesile ile amcam iki kardeşini ve ailelerini de yanına alarak bir yaz günü bu küçük köye gidiyor. Ancak yol yok doğru dürüst, bir yerden sonra önlerinde bir rehber araçla saatlerce dağ tepe, döne döne, ine çıka ormanların arasından minibüsleriyle yol alıyorlar ve gecenin bir vaktinde salimen sahile varıyorlar.
Misafirler evlerde ağırlanıyor, henüz otel yok. Sahilde denize giriyorlar, akşamları yine sahildeki parkta büyük sofralar kuruluyor, sohbetler ediliyor, şiirler okunuyor. Aynı sahilde Limasol’lu Naci ismiyle tanınan girişimci bir kişinin İngilizce kurslar düzenlediği Kızılay çadırları var. Limasollu Naci köyün tanıtımı için fotoğraf çekmeye geldiği Abana’yı o kadar beğeniyor ki, Bodrum’da kurs açma niyetinden vazgeçip 1956 yılında kurslarını burada açıyor ve yirmi yıl boyunca devam ettiriyor. Halk çok yardımcı oluyor ve bu vesileyle her yaz Abana şenleniyor, daha çok tanınıyor.
Atatürk büstü merasimle açılıyor, konuşmalar, marşlar, şiirler… Bir kaç gün sonra bir haber ulaşıyor amcama, 21 Haziran, Zonguldak’ın düşman işgalinden kurtuluş günü törenleri nedeniyle kendisini oraya davet ediyorlar. Ancak karadan ulaşmak çok zor, denizden de öyle, sonunda amcamı almaya bir uçak geliyor. Abimin hatırladığına göre iskeleti ahşap, gövdesi ve kanatları bez iki kişilik bir uçak. Abana’nın ileri gelenleri sahilde uçağın inmesi için hazırlık yapıyorlar, kumsala kumaşlarla işaretler koyuyorlar.
Uçak uzakta beliriyor, işaret konulan sahilin üstünden bir geçiyor, bakıyor, tekrar havalanıyor. Tekrar geliyor pike yapıyor, yine havalanıyor ve gidip ilerde bir yerde yarı taşlı bir düzlüğe iniyor. Herkes telaşla koşuyor uçağa doğru, anlamıyorlar neden bu kötü yere indi diye. Pilot çıkıyor uçaktan ve heyecanlı kalabalığa yumuşak kumlara inmenin çok daha tehlikeli olduğunu, bitkilerin olduğu toprak zeminin daha sağlam olduğunu söylüyor. Neyse amcam biniyor pilotun yanına, ama amcamın bavulunu uçağa sığdırmakta çok zorlanıyorlar. Sonunda onlar havalanıp Zonguldak’a, bizim diğer ekip minibüse binip İstanbul’a vasıl oluyorlar.
Amcam 1960 İhtilali’nden sonra tekrar Abana’ya, bu kez vapurla gidiyor. Politik geçmişini bildiğinden sahilden içerilere yürürken dağları, doğayı, ormanı görerek, o anın ilhamıyla şu dörtlüğü söyleyiveriyor:
Hiç yüz vermez geriye, kötüye ve yabana
Başı dik, alnı açık Atatürkçü Abana
Mavi suyla yeşil dağ arasında mutlu hür
Abana candan bağlı Büyük Atatürk sana.
(Abana Belediyesi web sayfasının tarihçe ve belgesel bölümü)










