İTALYA
_heic.png)
Bir Konferans Sırasında
İtalya’da bir konuşma:
FOLKLORUN AYNASINDA TÜRK İNSANI
(Türk Dili Aylık Dergisi, Sayı 98, 1 Kasım 1959)
Türküler, Töreler, Oyalar...
Behçet Kemal Çağlar
Roma’nın, serviler boyu fıskiyelerinden en ünlü birine bakan bir salonda, güzel bir rastlayışla, “Avrupa Demokrasi Derneği Folklor Kolu Başkanı”yle tanıştım. Bana, hemen, birkaç yıl önce, büyük kentlerinin anlı meydanlarından birinde, yüzlerce seyirciyi -daha görecekleri birçok şeyler varken- peşlerinde otellerine kadar sürükleyen, “bar tutmuş” tığ gibi delikanlılarıyla, Şaman Tanrısını andıran Türk davulcusundan hayranlıkla söz açtı. Konuştuk. Anlattım. Bu söylediklerimi, bir konferans halinde vermemi istedi.
İki yerde daha tekrarlanan bu konuşmayı, İstanbul’daki İtalyan okulundan çıkmış bir eski Hristiyan yurttaşımız İtalyancaya parça parça çeviriyordu. Onun anlayabilmesi için yer yer Osmanlıca sözlere ve terimlere başvurmak, güzelim Türkçeleri kullanamamak durumunda idim. Şimdi de, konuşmamda herhangi bir değişikliğe, bir kavram kaymasına filân sebep olmasın diye notlarımı olduğu gibi gönderiyorum. Okuyuculardan ve Yazı Kurulundan özür dilerim.
(Bu yazılarımı memleketimi Avrupa’ya yeni değerleriyle tanıtmış şair dostum Batu’ya adıyorum. B. K. Ç.)
Türk insanının zevkini, karakterini, tabiatını kavrayabilmek için maksatsız gezilerin rasgele intibaları kâfi değildir. Türk insanının ruhuna nüfuz edebilmek için, onu türkülerinde dinlemek, rakslarında seyretmek ve işlemeler’inde incelemek lâzımdır. Türk folklorunu kavramadan, Türk insanına ulaşılamaz. Çünkü, büyük şehirlerde yabancı medeniyetlerin tesiri altında olup gelişen şeylerde gerçek Türk ruhundan pek az emare vardır. Bunu da öteki amillerden sıyırıp tahmin etmek pek güçtür. Türk nasıl inanır, nelere inanır, nasıl sever, nasıl kıskanır, nasıl hoş görür, nasıl kin bağlar? Kısacası, Türk, ne mene insandır, bunun ancak halk sanatlarında ve âdetlerinde doğru ve kolay farkına varılabilir.
Türk halkının “Karagöz” denen kendine has bir kukla oyunu vardır ki, bütün nüktelerinin ve vakalarının mihveri, riyayı tokatlamak, gerçeği değerlendirmektir. Karagöz, halkın sağduyusunu; Hacivat ise, yarı münevverin sahte nezaketiyle menfaatçi riyasını temsil eder. Ve her seferinde bir nükteden sonra Karagöz’ün Işkırlak denen sopası Hacivat’ın başında şaklar. Halk, kendisinden kopup gitmiş yarı münevverden hayatta çektiğinin acısını böylelikle perdede çıkarmış olur.
Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Ferhat ile Şirin, Elif ile Mahmut gibi halk hikâyeleri bir kızın aşkından dağlara düşüp kurtlarla, kuşlarla konuşmaya, sulardan, ağaçlardan haber almaya başlayan ve gündelik aşkını unutup, tabiat aşkıyla, Allah aşkıyla dolan, büyük sevdalara kapılıp giden engin gönüllü, derin sezişli halk tiplerini anlatır. Hikmet dolu kısa halk hikâyeleri ise, can kulağıyla dinleyen insana hayat gidişini değiştirecek kadar tesirlidir. İşte meselâ, Kavak’la Kabak hikâyesi:
Bir yaz sabahı, Kavak gözlerini açıp yerlere bakar ki, gövdesinin dibinde bir kabak türemiş. “Hoş geldin kabak kardeş” diye yukardan seslenir. Kabak “böyle hep aşağılarda kalacak değilim. Ben de gün gelir sana yukarıdan bakarım” diye kavağa çıkışacak olur. Kavak gülümseyip susar. Neden sonra bir sabah gözlerini açar, ki burnunun dibinde bir şeyler kımıldanıyor. Bir de ne görsün, kabak almış yürümüş, ağacın gövdesine sarıla sarıla boyunu geçmiş bile. “Hoş geldin” demeye kalmamış, kabak, söylenmeye koyulmuş: “Ya, işte böyle. Senin gibi yıllar yılı bekleyecek değildim ya. Fırsatını buldum, seni bile geçtim, işte.”
Kavak, sesini çıkarmamış, susmuş kalmış. Aradan aylar geçmiş, bir soğuk güz sabahı, kavak gözünü açıp da kabağa “merhaba” diyecek olmuş, bakmış ortalarda kimseler yok. Kökünün dibine doğru göz atmış ki, kabak tenger menger yerde yatıyor. “Ne o?” diye soracak olmuş, kabak sızlanmaya başlamış: “Beni kırağı çaldı, kavak kardeş” Kavak sesini kısarak demiş ki: “Ya, kabak kardeş, seni bir saatte çalan kırağıyı, biz yıllarca içimize sindire sindire büyüdük. Seni çalan kırağı, bu yüzden bizim ense kökümüze gül suyu gibi gelir...” Anadolu köylüsü birden zengin olmak hırsına kapılan kimselerin hazin akıbetini duyunca bu hikâyeyi ima eder, “Ne olacak der, onu kırağı çaldı.”...
Şekspir’in Hamlet’inden çok evvel, bir mezarlıkta ayağına takılan kafa kemiğini eline alıp da, kelime oyunundan ve fikir cambazlığından uzak, en derin ve sade hikmetleri, en kıvrak makamlarla sıralayıveren eski âşıkların eşlerine bugün bile Anadolu’nun doğusunda sık sık rastlanabilir. O, eski âşıklardan Yunus Emre, ölümün ve öteki dünyanın, Allah’a karşı duyulan muhabbetin ve isyanın şairidir. Bugün birleşmiş milletler zihniyetinin malı olan gerçekleri 7-8 yüz yıl önce, derin sezişi ve engin görüşü ile kavrayıp, Türk halk şiirine maleden odur:
Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan Şer’in evliyasıysa hakikatte âsidir. İşte ondan mahşeri tasvir eden bir dörtlük:
Âsi kulun defterine bak derse
Rahmetim çok, amma sana yok derse
Yerle göğün arasından çık derse
İşte o zaman eyvah bana, vah bana.
Ve işte tabiattan Allah’a varan coşkun sevgisinin bir dörtlükte hasret ifadesi:
Karlı dağların başında
Salkım salkım olan bulut
Saçın çözüp benim için
Yaşın yaşın ağlar mısın?
Aşkının ateşinde yanıp tutuşan haliyle çıkardığı feryadın tatlılığına bakın:
Kâh eserim yeller gibi
Kâh tozarım yollar gibi,
Kâh çağlarım seller gibi
Gel gör beni aşk neyledi.
Türk insanındaki kadın ve tabiat sevgisinin en güzel ve kıvrak ifadelerine Çukurova’nın eski âşığı Karacaoğlan’da sık sık rastlanabilir:
Bir gelinle bir kız gelir
Boylar servi dala benzer
Gelin al çimenli koru
Kız tomurcuk güle benzer
Gelin şerbet olmuş tasta
Kız petekte bala benzer.
Karacoğlan ikinizin
Kapısında kula benzer.
Türk insanındaki gözü peklik, bir dâva ve iman uğruna baş koyma tabiatı, Köroğlu mahlâsını taşıyan eski şairde en iyi ifadesini bulmuştur:
Seferim var sınırlara
Sefasından uçan gelsin
Kaygı düşmesin erlere
Öz canından geçen gelsin.
Korku girmesin gözüne
Güvensin kendi özüne
Ecel gömleğin dizine
Öz eliyle biçen gelsin.
Saz şairleri (Trubadurlar) başka memleketlerde tarihe karışmış tiplerdir. Anadolu’da ise bunlar hemen her köyde rastlanabilecek çağdaş tiplerdir. Onlar, bugün de sazları omuzunda köy köy dolaşıp, Türk gönlünü dile getirmektedirler. Bugün dahi Anadolu içlerine açılacakların, onlardan birine: Veysel’e, Ali İzzet’e, Müdami’ye, Nihanî’ye... rastlamak imkânları vardır. Onlar sazları ellerinde:
Ey gönül derdinden şikâyet etme
Yüce dağlar gurur duyar karından
diye diye Anadolu’yu köy köy gezmektedirler. Sadece böyle şairliği iş edinmiş olanlar değil, coşup dalgalandı mı, bütün Anadolu insanları şairleşiverirler. Büyük şehirlere gidip de, işini bahane ederek vaktinde kasabasına dönmeyen erkeklere kadınların yazdırdığı mektuplar şöyle deyişlerle biter:
Ahirette İstanbul yok kaçasın
Yalan, gerçek defterini açasın
Galata köprüsü sanıp Sırat’ı
Başın döne cehenneme uçasın!
Kimin tarafından yazıldığı artık bilinmeyen, birer ikişer kelimesi değişe değişe halkın anonim malı olmuş olan “mani”ler Anadolu halkının şair tabiatını olduğu kadar ince zevkini ve derin görüşünü de tespit edecek en güzel eserciklerdir. İşte seven Türk’ün ince eleyip sık dokuyan kıskançlığı:
A benim bahtı yârim
Gönülde tahtı yârim
Yüzünde göz izi var
Sana kim baktı yarim.
İşte boz tepelerin dibinde cılız derelerin yeşilliğine sığınmış eski köylerle oralarda yaşayan insanların dört satır içinde tasviri:
Yukarı baktım mı yer yer tepeler
Dev olup dağları itesim gelir
Aşağı baktım mı yer yer bahçeler
Kuş olup dallarda ötesim gelir.
Seven ve hasret çeken gönle en çok yakışan sızlanış ve umuşu yine bu manilerde bulabilirsiniz:
Urfa’ya gel gizlice
Kalp ata ata gece
Bir kolun açık kalsın
Yâr gele yata gece.
Şehvetin sanat imbiğinden geçerek hayvanî bir his olmaktan kurtulması bu maniler sayesinde çok zaman mümkün olur:
Peştemal işle yolla
Ucun gümüşle yolla
İçine beş elma koy
Birini dişle yolla.
Yurt savunmasında birbirinden güzel kahramanlık türküleri yakan halk, şehir maceraperestlerinin megalo ideal’lar uğruna binlerce yiğidini feda etmesine de için için homurdanır ve sızlanır:
Çadırlar dağa kuruldu
Hücum borusu vuruldu
Bir Sarıkamış uğruna
Doksan bin fidan kırıldı.
Yoksa kızıl düşman anayurda saldırmaya geldi mi, bu deyişler aslan kükremesini andırır:
Gelsin kandan açan lâlenin faslı
Doğrulsun topraktan şehitler nesli
Ayı sürüsüne dalın kurt misli
Can sağ iken yurt verilmez düşmana!
Ölüme bile razı olup da bir türlü ayrılığa gönlünü alıştıramayan Türk insanını şu basit dörtlükten daha iyi hangi söz anlatabilir:
Ya bahçe olmasaydı
Ya gülü solmasaydı.
Ölüm Allahın emri
Ayrılık olmasaydı.
Ya ölümlere süren sevginin şu inceliği ve derinliği:
Ben gülüme bakarım
Koklamaya korkarım
Yâr geliyor deseler
Ölü olsam kalkarım.
«Mâni» denilen bu dörtlükler tamamıyla toplanmış ve kitaplara geçmiş değildir. Zaten bunlara her gün, her köşede yeni bir ikisi eklenip durmaktadır. Türküler ise, bunların daha uzunu, daha tesirlisi ve daha makamlısıdır. Anadolu halkının zelzeleden muharebeye, Moskof düşmanlığından insaniyet anlayışına kadar yeni, eski herhangi bir umumi kanaati için öyle Gallup Enstitüsü’nün yaptığı gibi anketler açmaya imkân olsa bile pek lüzum yoktur sanırız.
Mani’ler ve türküler o kanaati çoktan belirtivermiştir. Ne de olsa türkülerin asıl konusu aşk’tır. En basit türkü de en ince aşk temlerine rastlanılabilir. Meselâ işte Elif Türküsü; Elif eski alfabenin ilk harfidir ve yazılışı ortasının meyilli haliyle rüzgârda bir dalı andırır. Aynı zamanda harfler sürüsünün başı ve en doğrusu olduğu için kızlara isim diye de kullanılır:
İncecikten bir kar yağar
Tozar elif elif diye
Mavi gökte yeşil ördek
Yüzer elif elif diye.
İliklemiş düğmelerin
Çözer elif elif diye.
Yağan karlar, yüzen ördekler, çözülüp iliklenen düğmeler hep sevgilinin adını yazmaktadırlar: Elif, Elif. Böyle şen ve memnun sevgilinin peşi sıra gezip tozarken aşk bütün ateşi, bütün haşmetiyle gelip gönlüne çöktü mü, âşık sızlanmaya başlar. Ve bir de bakarsınız, yaktığı türkü bir iki yıl içinde bütün Anadolu’ya yayılmış, bütün sevenlerin dillerine nakarat ve gönüllerine tercüman olmuştur:
Gel hadi elele dağlardan aşak
Engin geçek yücelere ulaşak
Sevinci paylaşak, derdi paylaşak
Çekemem bu derdi bölek seninle
Gel kanat ol gönül kuşum üstüne
Söyle ne dilersen başım üstüne
Ölürsem yazılsın taşım üstüne
Çekemem bu derdi bölek seninle
İçtimai dertleri cesaret ve vuzuhla dile getiren eski türküler de çok meşhur olmuş, çok yayılmıştır:
Benim bu gidişe aklım ermiyor
Fıkara halini kimse sormuyor
Padişah sikkesi selâm vermiyor
Kefensiz kalacak ölümüz bizim.
Şu yalan dünyaya hoş olamadık
Bir gün sıra gelip baş olamadık
Şu sıska öküze eş alamadık
Söylemeden âciz dilimiz bizim.
Allaha kafa tutan, onunla yıllardır gönlünde misafir ettiği bir aziz ve iyi kiracı gibi şakalaşan derviş şairlerin güzel nefesleri de çok yaygındır:
Bakkal mısın teraziyi neylersin
İşin gücün yoktur gönül eylersin
Kulun günahını tartıp neylersin
Geçiver suçundan, bundan sana ne.
Türk halkının duygularını hakkıyla aksettiren bu manzum sözler yanında, yarı manzum, basit tekerlemeler halinde söylenen fakat, halk düşüncesinin derinliğine, halk mantığının selâmetine ve halk seciyesinin sağlamlığına işaret eden atasözleri de üzerinde ısrarla durulmaya değer. İşte ancak küçük yaştan telkin ve terbiyenin tesirli olacağının bir kısa ve sade sembolle ifadesi:
Ağaç yaş iken eğilir.
İşte tasarruf fikrinin bir cümlecikte telkini:
Ak akça kara gün içindir.
İşte azmin ve hamlenin er geç başarıyı sağlayacağının kesin ifadesi:
Ata binen meydanı da bulur.
Aynı zamanda tedbirsiz ve temkinsiz hareket etmemek lüzumunu da atasözü öğretiverir:
Akılsız başın zahmetini ayak çeker.
Umulmaz felâketler ve hücumlar karşısında birden kararlı ve gözü pek savunmaya geçmek lüzumu, Türk atasözüne geçip, Türk âdeti oluvermiştir:
Akacak kan damarda durmaz.
Bunlar, A harfiyle başlayan ata sözlerinden bir çırpıda akla gelen birkaç tanesidir. Adım başında hamalından, profesörüne kadar hangi Türk’le konuşsanız, atalarının uzun tecrübelerden sonra bulup birkaç kelimede mühürlediği böyle hayat düsturlarını sık sık inanarak kullandıklarına şahit olursunuz.
Türk halkının kahramanlık duygusuna olduğu kadar engin muhayyilesine de en güzel alâmet, taş basması kitaplarda yer almış halk hikâyeleri ve halk destanlarıdır. Bu hikâye ve destanların kahramanları, gerçekten yaşamış insanlar gibi Anadolu’nun hemen her kasabasında bir ayrı mezara, bir ayrı köşeye sahiptirler.
Nice ormanlarda Köroğlu’nun “Çamlıbel”ine, nice kayalıklarda Ferhat’ın mezarına, nice dağ eteklerinde Yunus’un mağarasına rastlanır. Şurası Âşık Garip’in konuşturduğu çeşme, şurası Âşık Kerem’in dişçilik yapan babasına yardım eden sevgilisinin dizinde biraz daha kalayım diye “bu da ağrıyor, bu da ağrıyor” deyip, otuz iki dişini birden çektirdiği yerdir. Türk insanının kimi, nasıl, ne için beğenip ideal tip haline koyduğunu bu hikâyelerle, bu destanların kahramanlarında izlemek kolayca mümkün olmaktadır.
Hiçbir dâhinin tek başına uyduramayacağı kadar güzel, derin ve halk dehasının malı olan bu destanlar, bir İlyada, bir Kalavala malzemesi olarak nesilden nesile devredilip bugüne kadar gelmiştir. Bunlar garp edebiyatı ölçüsüyle Epope’nin ne demek olduğunu kavrayan aydınlar tarafından ele alınıp işlendikçe bütün Türklüğe ve hatta insanlığa mal olacak şaheserler meydana çıkacaktır. İşte bu destanlardan birinden alınmış ve nazma çekilmiş bir parça ki, kahramanı atıyla beraber sekiz satırda tasvir edivermektedir:
Yâr kâkülü gibi elde yelesi
Bu at dertleşmeden derdi bilesi
Ya bineni uçurası hedefe
Ya bu yolda göz kırpmadan ölesi
Gecede kimisi nifak götürür
Kimi vuslat, kimi firak götürür
Beyaz atlı ak alınlı süvari
Tepeden tepeye şafak götürür
Belki dil bilmemek yüzünden, manzum sözün künhüne erememek yüzünden bütün bu örneklerden alınacak zevk yarıya inmiş olabilir. Fakat, yalnız gözle görülecek nice folklor hazineleri vardır ki, onlara fırsat bulup şöyle bir eğilmek bütün bu yarım kalmış zevkleri tamamlar, hatta ziyadeleştirir. Bu hazineler, oyalar, nakışlar, kıyafetler ve rakslardır. İnsan, Bursa’ya yalnız emsalsiz tabiatı ve dolgun tarihi için değil, sırf yaşlı kadınların çeyiz sandıklarındaki işlemeleri görmek için gitse yeridir:
En az yüz çeşit oya, şimdiki Non-figüratif resmi imrendirecek bir ustalıkla, civarın servilerini, çınarlarını, kavgalarını ve sevgilerini tasvir etmektedir. İşte oya isimleriyle, konularından birkaçı: Emirsultan Servileri, Muradiye Çınarları, Hanım Beye Darıldı, Meydan Dayağı, Geyikli Baba, Saraylının Kâkülleri...
Bunlar yalnız Bursa’ya mahsus değildir. Çorum’dan Antep’e, Van’dan Edirne’ye kadar her yerin ayrı özellikte oyaları, nakışları, işlemeleri vardır. Ankara’ya birkaç saatlik mesafede bulunan Çankırı’yı, dere içi bahçeleri, masal kahramanı olmuş fatihinin: Karatekin’in türbesi için olduğu kadar, eski yukarı mahallelerindeki kapı tokmakları için de görmek yerinde olur. Tokmağının kapıya vuracak ucunu tutan parça, kılıç biçiminde ise, asıl ev sahibi askerdir. Kavuk biçiminde ise hocadır. Çekiç biçiminde ise esnaftır. Kalem biçiminde ise memurdur. Kartvizit gibi kapı tokmakları...
Meselâ Sivas vilâyetinin Zara diye senenin dört beş ayında karla kaplı bir köşesi vardır ki, yolunuz oraya düşerse tabiatın yeknesaklığından bunalmanıza meydan kalmadan, kahvede oturan erkeklerin renk renk yün çorapları imdadınıza yetişir: Adamın adını sorun. Bütün hayatını, hal tercümesini çorabındaki nakışlardan öğreniverin. Dikliğine, yatıklığına, kırmızı veya siyah çizgiler ve nakışlar size kaç kızı, kaç oğlu olduğunu, askere gidip gitmediğini, kaç defa evlendiğini anlatıp çıkıverir.
Bütün bunlar neyse ne; üzerindeki kıyafeti, ağzındaki türküsü, yanındaki çalgısı ile, Türk insanını gözlerinizin önünde ömrünüz boyunca unutamayacağınız bir heybet ve zarafet abidesi gibi canlandıracak en güzel gösteri, halk oyunudur.
(Konuşmanın ikinci yarısı, gelecek sayıya. Ayrı bir yazı: Halk oyunları.)

Ünlü İtalyan Şair ve Filozof Dante'nin (1265-1321) Ünlü eseri İlahi Komedya'ya atfen yazılmış şiir