ONUNCU YIL MARŞI' NIN HİKAYESİ
13 Ocak 1933’te askerlik vazifesini yapmak üzere yirmi beş yaşında İstanbul’daki Harp Okulu’na geldiğinde, çevresi tarafından “Onuncu Yıl Marşı” yarışmasına katılmaya teşvik edilmişti. Cumhuriyetin kurucu kadroları tarafından kuruluşumuzun 10.Yılında tüm yurtta büyük coşkuyla kutlamalar yapılması için hummalı hazırlıklara ve faaliyetlere başlanmıştı. 11 Haziran 1933 günü TBMM’de “Cumhuriyet’in 10. Yıldönümünü Kutlama Kanunu” oybirliği ile kabul edilmiş ve bu yasa çerçevesinde, üç gün üç gece boyunca yapılacak kutlamaları organize etmek üzere bir tertip komitesi oluşturulmuştu. Başvekalete bağlı bulunan bu yüksek komite, bayrama coşku ve anlam katmak üzere söz konusu marşın özelliklerini şöyle belirlemişti: Hazırlanacak marş, "Yeni Türkiye’nin on yılda yükselme yolunda aldığı büyük mesafeleri anlatmalı; Türk inkılabının ana vasıflarını, her şeyden üstün tuttuğu yaşama ve ilerleme aşkının şiirin heyecanı ve musikinin ahengi içinde ifade etmelidir." Amcam da edebiyat öğretmeni Faruk Nafiz Çamlıbel ile birlikte bu yarışmaya katılmış ve jüri tarafından en beğenilen sözler böylece ortaya çıkmıştı.

Behçet Kemal Çağlar’ın 10.Yıl Marşı’nı düzenleme komitesine kendi sesiyle sunuşu. Sağdan sola: Behçet Kemal Çağlar, Mümtaz Ökmen, Ferit Celal Güven, Şükrü Kaya, Falih Rıfkı Atay.
Türk’e durmak yaraşmaz,
Türk önde
Türk ileri.
Gerçekten de bizleri, devrimleri, Atatürk’ü, on yılda yapılanları çok iyi anlatan coşkulu sözler o denli beğenilmişti ki, Cemal Reşit Rey tarafından bestelenmiş, vatandaşlar tarafından öğrenilmesi, kutlama şenliklerinde hep bir ağızdan okunabilmesi için notaları ve partisyonları ve marşın plakları ülke içinde ve dışında bütün alakalı yerlere yollanmıştı. Tüm valiliklere, kaymakamlıklara, okullara, Halkevlerine, ordu komutanlıklarına ve dış temsilciliklere dağıtılmış, 29 Ekim 1933’te yurdun her tarafında yapılan Cumhuriyetin Onuncu Yıl kutlama törenlerinde okunmuştu. Ülke çapında okullarda, Halkevlerinde çalışmalar yapılmıştı. İllerde kurulan kutlama komiteleri, vatandaşları ilan edilen gün ve saatlerde Halkevine giderek marş söylemeye davet etmişlerdi. Öğretmeni bulunmayan köylerde köylülere marşı öğretmek için Ankara’dan öğretmenler görevlendirildi.
Gazeteler de sayfalarında marşa yer vermek suretiyle çalışmaları destekledi. “Onuncu Yıl Marşı baştan başa millî gururumuzu, inkılap heyecanlarımızı, yükselme ve ilerleme hızımızı anlatan güzel mısralardan örülmüştür ve sadece üç bayram gününde okunmakla kalmayıp gelecek nesillere de aktarılacaktır. Bu marşı bilmeyene öğretmek bir inkılap borcudur,” diye gazeteler bu coşkuya katıldı.
Üç gün süren Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sırasında Ankara ve İstanbul Radyoları tarafından ortak olarak gerçekleştirilen radyo yayınlarında marş, on beş kez seslendirilmiştir. O gün bugündür de İstiklal Marşından sonra milli bayramlarda, coşkulu törenlerde, milli maçlarda hep bir ağızdan severek ve coşkuyla söylenen en popüler marş olmuştur.
2023 Avrupa Şampiyonu, 2025 Dünya İkincisi Kadın Voleybol Milli Takımımızın maç sonrası sevinci...
Ne güzel ki, değerli müzisyenimiz Kenan Doğulu’nun 1997 yılında yeniden düzenlemesiyle marş hayatımıza güncel haliyle, tazelenerek girdi ve aradan bunca yıl geçmesine rağmen gençler tarafından benimsendi, iyice yaygınlaştı. Milli maçlarda statlarda, salonlarda, yürüyüşlerde ve mitinglerde coşkuyla sporcuların seyircilerin ve halkın ağzından marşı duymak ayrı bir güzel ve gurur verici benim için.
Marşın ortaya çıkış hikayesini amcamdan dinleyelim: “Cumhuriyetin onuncu yıl dönümüydü. Ankara’nın kalbinin inkılap diye çarptığı, Ankara’nın nabzının ‘ileri, daha ileri’ diye attığı yıllardaydık. Ben de buram buram heyecan tutan bir delikanlıydım. Yürümemden konuşmama kadar her şeyde bir acelecilik, bir hızlılık, bir hamlecilik vardı. Halk evlerinin en hummalı çalışma çağında idik. Derme çatma piyesler yazıyor, manzum hitabeler karalıyor, ateşli nutuklar çekiyordum. Bir büyük şeye inanmanın, bir büyük yapıya taş taşımanın, peteğin bir gözünü de benim doldurmamın hamaratlığı içinde idim. Musluk suyu içerek, seyyar satıcılardan alınmış börekleri geveleyerek geceleri gündüzlere katıp çalışıyorduk.
Halkevlerinin dil-edebiyat şubesinde faal üyeydim. Köy gezilerine katılıyor, köylülere halk ağzı nutuklar söyleyip manzumeler okuyordum. İnanmak ve çalışmak ne güzel şeydi. Gözüm dünyada başka hiçbir zevki görmüyordu. Liderlerden birisi bir kere çenemi okşaması ve büyüklerden birinin bir mısramı ezberden söylemesi, benim için düğün bayram oluyordu. Bu hava içinde Cumhuriyetin onuncu yıldönümü gelip çatmıştı. Parti de bayram hazırlıklarına karışan komitenin en genç elemanı bendim. Basılacak broşürleri tashihinden bezlere yazılacak dizelerin tertibine kadar elimden gelen her şeyle uğraşıyordum. Kan ter içinde, canla başla bir uğraşma…
Bütün bu törene bir de marş gerek diye düşünüldü. Bir Onuncu Yıl Marşı.
Faruk Nafiz, Kemalettin Kami, şu bu üstad ile o günün şairlerine haber gönderildi. Herkes bir şeyler yazdı yazıyor derken elde yalnız iki güfte göründü. Faruk Nafiz‘in şiiri ile benim manzumem.
Ben de ustam gibi 14 heceli bir marş yazmıştım. Onda da bende de komitenin çok hoşuna giden Atatürk’ün de beğendiği mısralar vardı. ‘Birbirine katsak nasıl olur’ diye düşünenler çıktı. Faruk Nafiz‘den izin istediler, memnuniyetle muvafakat etti. İlk kıtalar benden, son kıtalar ondan bir muhtelit marş meydana geldi.
Nakaratın ‘Türk’e durmak yaraşmaz, arkadaşlar ileri!’ mısranı Keşşaf Marşına benzemesin diye değiştirdim. ‘Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!’ haline soktum, oldu bitti.
Çıktık açık alınla on yılda her savaştan
On yılda onbeş milyon genç yarattık her yaştan
Başta bütün dünyanın saydığı başkumandan
Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan
Türküz Cumhuriyet’in göğsümüzü tunç siperi
Türk durmak yaraşmaz Türk önde Türk ileri!

Bestelemeyi Cemal Reşit Rey üzerine almıştı. O zaman Avrupa’da okumuş bestekarlarımızın biricik tanınmışı o idi. Bir kaç defa Ankara’ya geldi gitti. Nihayet beste işi de halloluverdi. Doğrusu beste beni pek sarmamıştı, hele on yılda onbeş milyon genç yarattık her yaştan mısraının kuvvetini ve imanını hakkıyla haykıramadığını sanarak üzülmüştüm. Genç kelimesini makamla söylerken yarı yutar gibi oluyorduk. Fakat Atatürk’ün besteyi de güfteyi de beğenmek lütfunda bulunması, bütün endişeleri giderdi. Bütün yurt, inkılapların ve imanların hamlesini haykırmaya hazır genç hançerelerle doldu idi. Bir beste, bir makam, bir hava bekliyordu.
Türk milleti zekidir,
Türk milleti çalışkandır...
Atatürk’ün bir işareti meseleyi kökünden halletti. Otomobilini yollarda durdurup rastgele kalabalıkları, ‘Onuncu Yıl Marşı’nı öğrendinizse söyleyin’ diye hem teşvik ediyor hem imtihana çekiyordu. Doldurulan plaklar, halkevi halkevi, mektep mektep geziyordu. Musiki hocalari yalnız öğrencilerine değil, halk kalabalıklarına da bunu öğretiyordu. Türkiye’de hiçbir marş, bunun kadar yayılmadı, bunun kadar çabuk öğrenilmedi ve bunun kadar kitlelere mal olmadı... Nihayet 29 Ekim 1933 günü yarış yerini ve tribünleri dolduran on binlerce kişi Mustafa Kemal’in ‘Türk milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır,’ diye çın çın öten iman ve hamle tüten hitabesinden sonra ona cevap niyet ve and olarak bir ağızdan benim mısralarımı haykırırken gözlerim dolu dolu, Türk olmanın, şair olmanın gururu ile çılgın gibiydim.”
Kendini eski bir Atatürkçü olarak tanımlayan Münir Hayri Egeli’nin “Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar” isimli 1959 yılında basılan kitabında amcamdan ve marşın kabul edilmesi sürecinden şöyle bahseder:
“Atatürk, inkılâbının sanat yolunda da ilerlemesini ister muharrir ve sanatkarları şahsen himaye ederdi. Edipler arasında Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar onun teveccühüne nail olmuşlardı. Onuncu Yıl Marşı’nın güftesi Behçet Kemal’le Faruk Nafiz’in şiirleri bir araya getirilerek hazırlanmıştı. Sıra bestesine gelmişti. Cemal Reşit Rey’e başvurduk, üstat o güzel bestesini yaptı. Hükümet üyeleri ve organizasyon komitesi de beğendi ve biz de 30.000 plak yaparak Türkiye’nin her tarafına gönderdik. Ancak bizim haberimiz olmadan diğer yanda İstiklal Marşı bestecimiz Zeki Üngör de kendi inisiyatifinde bir Onuncu Yıl Marşı bestesi hazırlamıştı, aynı akşam Atatürk’e sunacaktı. Bizim marşımız beğenilmezse bastırdığımız plaklar nedeniyle çok müşkül durumda kalacaktık.
O akşam Çankaya’da toplantı oldu, Atatürk bizim plağı dinlemeye hazırlanıyordu ki, biz önce Zeki Bey’in parçasını dinlemeyi teklif ettik. Cumhurbaşkanlığı Orkestrası refakati ile Musiki Muallim Mektebi korosu Zeki Bey’in çok güzel marşını dört sesle söyledi. Sıra bizim plağa gelince bizim marşın balkonda dinleneceğini arz ettik Atatürk kısa bir şaşkınlıktan sonra “Olur, buyrun balkona” dedi. Balkonun dibinde bütün Muhafız Alayı başta bando ile bekliyordu. Verilen işaret üzerine binlerce asker hep bir ağızdan haykırdı.
Atatürk’ün bir işareti meseleyi kökünden halletti. Otomobilini yollarda durdurup rastgele kalabalıkları, ‘Onuncu Yıl Marşı’nı öğrendinizse söyleyin’ diye hem teşvik ediyor hem imtihana çekiyordu. Doldurulan plaklar, halkevi halkevi, mektep mektep geziyordu. Musiki hocalari yalnız öğrencilerine değil, halk kalabalıklarına da bunu öğretiyordu. Türkiye’de hiçbir marş, bunun kadar yayılmadı, bunun kadar çabuk öğrenilmedi ve bunun kadar kitlelere mal olmadı... Nihayet 29 Ekim 1933 günü yarış yerini ve tribünleri dolduran on binlerce kişi Mustafa Kemal’in ‘Türk milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır,’ diye çın çın öten iman ve hamle tüten hitabesinden sonra ona cevap niyet ve and olarak bir ağızdan benim mısralarımı haykırırken gözlerim dolu dolu, Türk olmanın, şair olmanın gururu ile çılgın gibiydim.”
“Çıktık açık alınla on yılda her savaştan..."
Ankara’nın sakin gecesinde bu heybetli asker sesi dağlara çarpıyor sonra dönüp büyük akislerle yine bize geliyordu. Bir aralık Atatürk’ün gözleri yaşardı. Marş bitti, o vakit büyük Ata: ‘Zeki Bey’in marşı çok güzel, fakat bunu herkes çok kolay söyleyebilecektir, hem de çok tesirli. Cemal Reşit’in marşı devam edecektir,’ dedi. Böylece hazır basılmış olan plaklarla yolumuza devam ettik.”
10.Yıl Marşı’nın Bilinmeyen Hikayesi
Cumhuriyet’in 10. Yılı Coşkuyla Kutlanmalıydı…
1933 yılında Cumhuriyetin kurucu kadrosu, Cumhuriyet’in 10. yılını coşkulu törenlerle kutlama hazırlığındadır. Cumhuriyet, Türk’ü Balkan coğrafyasından sökerek Anadolu’ya hapsetmek ve tarih sahnesinden silmek için çağdaş bir Haçlı Seferi düzenlemiş olan emperyalistlere karşı savaş açan ve savaşını zaferle taçlandıran bir milletin şahlanış destanıdır. Osmanlı’nın küllerinden varolan genç Türkiye Cumhuriyeti, özellikle ekonomi alanında yaptığı atılımlarla çağdaş devletler arasına katılma yolunda önemli başarılar elde etmişti. Yapılanlar elbette yeterli değildi, ama milleti bu şahlanışının 10. yıldönümü yurdun her köşesinde düzenlenecek törenlerle anılmalıydı. Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden yeni bir devlet oluşturarak yeniden tarih sahnesine Türkiye Cumhuriyeti olarak çıkan millet, bu başarısını coşkuyla kutlamalı, daha büyük atılımlar için moral bulmalıydı. Cumhuriyetin 10. yılının bütün yurtta coşkuyla kutlanmasını sağlayabilmek amacıyla, 11 Haziran 1933 günü TBMM’de “Cumhuriyet’in 10. Yıldönümünü Kutlama Kanunu” oybirliği ile kabul edildi. Bu yasa çerçevesinde, üç gün üç gece boyunca yapılacak kutlamaları organize etmek üzere bir tertip komitesi oluşturuldu.
Bu arada, bu görkemli kutlamaları tarih boyunca anımsatacak bir güzel marş oluşturma arayışları başlatıldı. Dönemin Atatürk ve İnönü’den sonraki en etkili kişilerinden biri olan Recep Peker’in yönlendirmesiyle, 10. Yıl Marşı’nın sözleri Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafiz Çamlıbel tarafından yazıldı. Bu konuda pek itiraz duyulmadı. Cumhuriyet döneminin iki duygusal şairinin bu işin üstesinden geleceklerine çoğunlukla inanılmıştı. Fakat bestesini kim yapacaktı? Marş konusunda deneyimli bestekârlarımız yoktu. Uzun aramalardan sonra, henüz 29 yaşında olan Kudüs doğumlu Cemal Reşit Rey’de karar kılındı. Atatürk, “Mesuliyet senin” diyerek, marşın bestelenmesi sorumluluğunu Recep Peker’in omuzlarına yıkmıştı.
Gün geldi, 10. Yıl Marşı Ankara’da toplanan büyük bir jüri önünde, bestecisi Cemal Reşit Rey tarafından piyano eşliğinde seslendirildi. Marş, ”herkes tarafından kolayca söylensin ve akıllarda kalsın” düşüncesiyle mehter marşları ritminde bestelenmişti.
Jüride, bu önemli marş konusunda kimseye söz hakkı tanımayan Recep Peker’e diş bileyenler de vardı. Recep Peker’e duydukları öfke nedeniyle besteci Cemal Reşit Rey’e yükleniyorlar, besteyi acımasızca eleştiriyorlardı. Mesela dönemin Maarif Nazırı (Milli Eğitim Bakanı) Saffet Arıkan, besteyi dinledikten sonra Cemal Reşit Rey’e, “Cumhuriyet sözcüğü söylenirken, minör tonuna geçiliyor. Minör malum, ‘küçük’ demektir. Yoksa siz Cumhuriyet’i küçük mü görmektesiniz?” demişti. Besteci Cemal Reşit Rey de, Bethooven, Eroica ve Napolyon marşlarından örnekler vererek kendini savunmaya çalışmıştı. Bir başka jüri üyesi de, bir kahramanlık öyküsü olan Marseillaise’in de minör tonundan olduğunu söyleyerek besteciye destek vermişti.
Marşı acımasızca eleştiren ve hatta çalıntı olduğunu iddia eden jüri üyesi Osman Şevki Uludağ ise, 10. Yıl Marşı’nın melodilerinin J.J. Rousseau’nun “Le devin du Village” (Köy Kahini) isimli operasının “Bütün saadetimi kaybettim, hizmetçimi kaybettim” bölümünden alınmış olduğunu savunmuştu. Cemal Reşit Rey, kendini savunurken, Rousseau’nun adı geçen operasından, tek bir nota bile bilmediğini söylemişti, fakat C. Reşit Rey’in müzik eğitimini Paris’te tamamladığı bilindiğinden bu savunması pek inandırıcı olamamıştı.
Cemal Reşit Rey’i Kim, Nasıl İkna Etti?
Bu ağır eleştiriler karşısında morali bozulan Cemal Reşit Rey İstanbul’a dönmeye karar vermişti, ama Cumhuriyetin 10 yılının kendi bestesiyle anılmasını da çok istemekteydi. İmdadına İstanbul’dan arkadaşı olan Münir Hayri Egeli yetişti.
Münir Hayri Egeli güzel sanatların pek çok dalıyla ilgili yetenekli, yönetimde Atatürk’e kadar uzanan güçlü ilişkileri olan bir kişiydi. Çoğumuz onu, Tom Miks, Teksas, Kinova, İkimiz, Foto Roman dergilerini yayınlayan Ceylan Yayınları’nın kurucusu olarak tanırsınız. Ben de O’nu Ceylan Yayınları’ndan tanıyorum. O ve ben, İki kişilik bir kadroyla “İkimiz” ve “Fotoroman” dergilerini hazırlardık. Bu hazırlık çalışmalarında pek sevdiği kahve molalarında, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına ilişkin gün yüzü görmemiş anılar dinleme şansım olurdu. 10. Yıl Marşı’nın onaylanma hikâyesini de, bu kahve molalarından birinde kendisinden dinlemiştim. Mutlaka başka yerlerde de anlatmıştır ya da yazmıştır, bilmiyorum. 10. Yıl Marşı’nın yeniden gündeme geldiği şu günlerde, jürinin büyük eleştirilerine hedef olan Cemal Reşit Rey bestesinin “10. Yıl Marşı” olarak onaylanmasının hikayesini anlatmak benim için bir görev oldu..

10. Yıl Marşı Nasıl Onaylandı?
Ankara’nın kulislerini çok iyi bilen Münir Hayri Egeli, Cemal Reşit Rey’den marşın notasını alarak doğru Çankaya Köşkü Muhafız Alayı’na gitmiş. Alay komutanına marşın Cumhuriyet’in 10. yılına yaraşır bir marş olduğunu, Recep Peker’i çekemeyenler tarafından acımasızca eleştirildiğini söyleyerek planını anlatmış. Komutan önce, “Münir Hayri, başımıza iş açmayalım” dediyse de, bando bölüğünden birkaç müzisyenin seslendirmesiyle yumuşamış ve “operasyona” izin vermiş.
“Operasyon” planına göre, Muhafız Alayı Bando bölüğü marşı gizlice prova ederek hazırlıklarını tamamlamış. Anlatılanlardan da biliyoruz; Çankaya Köşkü’nde her gece verilen davetlerde ülkenin çeşitli alanlarında otorite sayılan isimleri bir araya geliyor ve ülkenin sorunları tartışılıyordu. Ciddi sorunların tartışıldığı davetleri renklendirmek amacıyla da, saz heyeti uygun zamanlarda devreye giriyor, tartışma ortamını yumuşatıyordu.
Bir yaz gecesi davetinde, zamanın ilerlediği bir saatte, Münir Hayri Köşk’ün balkonundan “tamam” işareti verince, aşağıda hazır bekleyen Muhafız Alayı Bando Bölüğü 10. Yıl Marşı’nı çalmaya ve söylemeye başlıyor:
”Çıktık açık alınla on yılda her savaştan
Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan…”
Çankaya sırtları sarsılıyor, bando bölüğünün sesi bütün Ankara’yı inletiyordu:
“Türk’üz Cumhuriyetin göğsümüz tunç siperi
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.”
Gecenin sessizliğinde coşkuyla söylenen marş, başta Atatürk olmak üzere bütün davetlilerin balkona çıkmasına neden oluyor. Marş, gerçekten kolay söylenebilen ve akılda kalabilecek bir marş. Sözleri de gurur okşayıcı. Muhafız Alayı’nın seslendirdiği marş büyük bir beğeni ile dinleniyor ve başta Atatürk olmak üzere coşkuyla alkışlanıyor. Bir daha çalınıyor ve bu kez hep birlikte söyleniyor. Jüri heyetinin eleştirileri bir daha gündeme gelmiyor. Bugüne kadar coşkuyla söyleyip dinlediğimiz Cemal Reşit Rey’in bestesi, Münir Hayri Egeli’nin ustaca düzenlediği bir “operasyonla”, 10. Yıl Marşı olarak onaylanmış oluyor.
1973 yılındaki bir beyanatında ünlü besteci Cemal Reşit Rey de 10.Yıl Marşı’nı besteleme hikayesini anlatmış:
“Şimdi 1933 Eylül’ün müthiş bir gecesini müsaade ediniz anlatayım: Nişantaşı’ndaki pederimizin 77 sene evvel yaptırtmış olduğu evde oturuyorduk, piyanonun bulunduğu bir salonun yanındaki oda rahmetli biraderim Ekrem Reşit Rey’in yazı odasıydı. O gece, anlatılamaz bir his beni marşı yazmaya sevk etti, piyanoya oturdum ve bir marş yazıverdim hemen. Akşam saat 10:00 idi. Odasında, biraderim edebi eserlerinden birinin planını tasarlamakla meşguldü. Gidip kendisinden yazmış olduğum marşı dinlemesini rica ettim. (Hayatımda o yaşadıkça hiçbir yazdığım şeyi kendisine dinletmeden başkasına dinlettiğimi hatırlamam).
Piyano odasına geliyor abim ve ben çalıyorum. ‘Olmadı’ diyor, odasına dönüyor. Sükutu- hayal! Notayı yırtıyorum, haydi baştan. Bitiyor, gidiyor çağırıyorum. ‘Olmadı’ diyor yeniden baştan yazıyorum! Sabahın ikisinden itibaren müzik gürültüsünden bir türlü uyuyamayan biraderim, yeniden çağırdığımda divanından kalkmadan ‘’Olmadı, hiçbir şeye benzemiyor’ tarzındaki cevaplarıyla beni çileden çıkarıyor. Bağırıyorum, piyanoyu yumrukluyorum, ağlıyorum, bu ara pek moda olan bir tabirle sinir krizi geçiriyorum.
Böylece bana marşı sekiz defa baştan başlattı. Sabah olmuş, alt tarafımızdaki Teneke Mahallesi’nin bütün horozları ötüyor. Gün ağarmış, dokuzuncu şekil sona henüz ermişti ki, salonun kapısı açıldı: biraderim eşikte duruyor. ‘Bunu Gönderebilirsin’ diyor. Böyle söyleyeceğini biliyordum, emindim! Neşeme payan yok! Boynuna sarılıyorum hüngür hüngür ağlıyorum. Bahtiyarlık denizinde yüzüyorum. Ondan sonrası kolay, orkestra ve bando partisyonlarını tanzim etmek adeta çocuk oyuncağı. Halk Fırkası İstanbul Başkanlığına marşın hazır olduğunu telefonla bildiriyorum. Bir müddet sonra Ankara’dan Recep bey akşamki trenle hareket etmemi istiyor.
Ertesi gün ikindi vakti, çıplak bir tepecik üstünde bina edilmiş halk evindeyim. Ön safta Recep bey ve kim olduklarını bilmediğim 80-90 kadar kişi. Bir kuyruklu piyano var. (Allah’ım ne güzel manzara). Piyanonun önüne oturtuyorlar beni. Recep Bey ‘Cemal Reşit Bey, marşı dinleyelim bakalım’ diyor ve kendisine yakın bir iskemle üzerinde oturan bir zatı göstererek ‘S.Bey de burada. O musikiden anlar, karışmam ha!’ diye dostane bir şekilde tehdit ediyor (sonradan öğrendiğime göre bu musikişinas dinleyicim vekillerden biriymiş). Canı yürekten çalıyor ve söylüyorum.
Bitiyor, kimse kımıldamıyor. Salonda müthiş bir sessizlik! Ansızın musikiden anlar zatın sesi yükseliyor: ‘Cemal Reşit Bey, marşın nakaratında Cumhuriyetin göğsümüz ibaresinde minöre geçmişsiniz ve malumunuz minör küçük demektir, yani cumhuriyeti küçümsüyor musunuz?’ dediği anda, son saniyemin geldiğine inanıyorum! (29 yaşındaydım, unutulmamalı). Can havliyle ‘Efendim orada minöre geçmiş değilim, bir minör işleme var sadece. Kaldı ki minör her ne kadar küçük demek ise de hiçbir zaman küçümsemek manasına gelmez. Nitekim, Napolyon’a hayran olduğu ve hayranlığını bir senfoni yazmakla dile getirerek istediği rivayet edilen Beethoven Eroika senfonisini yarattığında adacio kısmını minör modunda inşa etmiş, bu kısma hüzünlü fakat kahramanlık dolu bir his vermeye muvaffak olmuştur’, cevabı ağzımdan fırlıyor. Recep Bey müdahale ediyor. ‘S.Bey, nakarattaki o kısım benim de dikkatimi celbetti. Cumhuriyet kelimesi pek güzel ortaya çıkıyor. Bence marşın en güzel noktası orasıdır’ demesiyle S.Bey hemen fikir değiştirerek ‘evet efendim bir şey dediğim yok hakkınız var’ diye tasdik ediyor. Recep bey beni alkışlayınca 90 kişilik dinleyicim de beni hararetli alkışlıyor.
Bundan sonra marşı memlekete öğretmek faaliyeti başladı, dünyanın sayılı gramofon şirketlerinden biri hükümetle anlaşmış, hatırladığım kadar bir tarafı koro ve orkestra,
diğer tarafı bando, bir plak dolduruldu, konservatuvar muallim ve talebesinin teşkil ettikleri geçici bir orkestra ve gene konservatuvarın talebesinin ve şehir tiyatrosunun bir çok sanatkarın muvakkaten bir araya gelmesiyle kurulan koro ve ayrıca şehir bandosu bu vazifeyi seve seve neşe içinde deruhte ettiler. Allah hayatta olanlara selamet versin, vefat etmiş olanlara rahmet eylesin.
İcranın idaresini üzerime almıştım. Heyecanım pek derindi. Mekteplere kışlalara, radyoya her gün gidip marşı söylüyor, çalıyordum. Sevdiğim müzisyen arkadaşlarım öğretme faaliyetine hararetle iştirak ediyorlardı. Hepimiz genç ve heyecan doluyduk. Askerler, talebe, halk, kısa zamanda marşı öğreniverdiler. ‘Çıktık açık alınla’ nidaları sokaklarda her gün biraz daha fazla yükseliyordu. Gazeteler marşı basıp halka dağıtmıştı. Vatanın her köşesinde aynı manzaranın müşahede edildiğini duydukça gözyaşlarımı tutamıyordum. Bayram günlerinde heyecan zirvesine yükseldi. Bütün İstanbul, bütün memleket ‘çıktık açık alınla’yı bir ağızdan söyler gibiydi.
Onuncu Yıl Marşı’nın en uzak köylere ulaşmasıyla ilgili, o günleri Abana'da yaşayanlar tarafından çok güzel anılar yazılmış.(Abana Belediyesi web sayfası) “Köyden Fatma Hoca’yı İstiklal Marşı’nı ve Onuncu Yıl Marşı’nı öğrenmesi için bir haftalığına kursa yolladılar. Sonrasında Halkevi’nde halka ve gençlere Fatma Hoca öğretti marşları. Ama iyi öğrenemedi halk. Onuncu Yıl Marşı’nın taş plağını getirttiler, gramofonla kahvede oturan erkeklere, bahçesinde biriken kadınlara günlerce, haftalarca çalındı plak. 29 Ekim 1933 gününde de üç gün üç gece kutlamalar yapıldı, fener alayları kuruldu, davul zurnayla oyunlar oynandı, ateşler yakıldı. Cumhuriyet’in onuncu yılı böyle büyük coşkuyla kutlandı.”
Cumhuriyetin 15. yıl dönümünde marş yazdığını iddia eden bazı kişiler olmuş, konu tartışılır olmuş, Behçet Kemal de bu tartışmalara 1938 Eylül Yücel Dergisinde şöyle cevap vermişti: "Milli marş yazmak için sadece şair olmak yetişmez. Milli marş yazmak için inanmak ve sevmek, bir davanın safında olmak ve bir ideal uğruna baş koymuş olmak, ulvi heyecanları genç ruhlara aşılayacak kudret ve samimiyette duymak lazımdır.
Eğer memlekette böyle bir şair yoksa yalnız duyan, inanan, samimi ve heyecanlı olan, bu arada şiiri az çok başaran herhangi bir adamın bunu yapması daha hayırlı ve daha doğru olur. İnkılabımızın ilk günlerinde sadece kahraman ve imanlı bir asker olan bir Rouget de Lisle (Fransız Milli Marşını yazan devrim subayı) çıkmamıştı ve İstiklal Marşımızı büyük bir din şairi yazmıştı. Türk Marşları inanlı, heyecanlı ve er kalemlerden çıkmalıdır."
