İNGİLTERE
_edited.jpg)
Onuncu Yıl Marşı’nın ve destanın beğenilmesiyle bir anda öne çıkan amcam Atatürk tarafından halk edebiyatı ve gazetecilik konularında çalışmalar yapmak üzere Ocak 1934’te Cambridge Üniversitesi’ne yollanmıştı. Amcam orada ancak bir yıl kadar kalabilmiş; Maden Mühendisliği diplomasına sığmadığı gibi, yurtdışındaki eğitime de ruhu sığmamış, kendini Anadolu’nun bağrına geri atmış, kendi topraklarında, içinden gelen coşkusunu yaşamaya devam etmişti. İngiltere dönemi hakkında şöyle bir ifadesi var: “Sis İngiltere’nin havasından ziyade İngilizlerin ruhundadır ve orada iken yazmış olduğum manzumenin şu dört satırını hatırlıyorum.
Ruhuma diyorum ki: Hey! Burada ne işin var?
Silindirli fraklı karşımda bütün ruhlar,
Sense al bir ihtilal örtüsüne sarılı
Yalın ayak, yarı çıplak gülünçsün Gandi kadar!”
Dönüşünde Halkevleri Müfettişi olarak görevlendirilmiş, yurdun dört bir yanını gezmiş, halk şairleri ve halk sanatıyla yakından ilgilenmişti.
ASYANIN BURCUNDA İSTİKLÂL BAYRAĞI
(Dolmabahçe'den Anıtkabire, (Yazı Serisi) Atatürk Kütüphanesi Serisi No 19, Her ayın onunda ve yirmi beşinde çıkar, 25 Kasım 1955. SEL Yayınları, Haldun Sel ve Şeriki. Hisar Matbaası, Cağaloğlu, İstanbul)
Cenazesinin ardından hemen hemen bütün dünya birbirinden saygılı yürüyüşlerle gidedursun. Ölmez fikirlerinin ardından istisnasız bütün bir dünyanın kımıldandığını, saf bağladığını ve yer yer yürüyüşe geçtiğini, gözlerimle görür gibiyim. Mazlum Asya’nın burcuna çekilmiş millî ihtilâl bayrağı.. Uzak yabancı diyardaki görüşlere ait yazılar ve sözler aklımdan geçiyor: Siyam’lı bir diplomatın Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na anlattıkları bunların başında. Babası her mektepten dönüşte ne öğrendiğini sorarmış, o da hararetli hararetli aklında kalanları şişire, şişire anlatırmış; babası: «İyi amma, dermiş asıl öğrenmen lâzım olan bunlar değil! Gel, dizimin dibinde otur da sana ben anlatıp öğreteyim» ve başlarmış Atatürk’ten Atatürk Türkiyesinden, Atatürk inkılâplarından çocuğunun anlayacağı bir dille konuşmağa. Konuştukça coşarmış, çocuk da gittikçe büyüyen gözler ve artan bir dikkatle dinlermiş...
Ya Edward’ın İngiltere veliahdı iken, 1922 yılında Hindistan’da gezerken babasına yazdığı şifreli telgrafa aldığı cevap! Aklımda kaldığı gibi tekrarlıyorum:
«Beni sokaklarda resmî memurlarımızla askerlerimizden başka karşılayan yok. Sokaklar yerlilerden boşalmış ve pencereler kapalı! Buna sebep ne? Kışkırtan Gandi mi, yoksa bizim fena politikamız mı?»
İmparator babanın cevabı:
«Ne o, ne bu yavrum! Ön Asya’da Mustafa Kemal diye bir âsi kumandan türedi biliyorsun; bu, onun tesiri. Daha da artacak, daha da yayılacak...»
Ateşli kadın şairimiz İffet Oruz’un bir mısraını hatırlamaya çalışıyorum: «Kâğıtta, çarşısında ne hoş şey Türk olması!» Bu çarşı iç Hindistan’da bir yerdir; Türk seyyahları orayı gezerken bütün çarşı kalabalığını bir dükkânın önünde birikmiş buluyorlar. Dükkâncı nereden bulmuşsa bulmuş, Atatürk’ün beş on resmini getirmiş, seyreden edene, satın almak isteyen isteyene...
Pakistanlı Mustafa Kemaller:
İstanbul’a Pakistan’dan gelen bir kültür heyeti ile konuşmalarım, içlerinde tanıdığım Atatürkçü Bengal’li şair, bugün gibi aklımda...
«Pakistan’dan bir kültür heyeti gelmiş» dedikleri zaman, doğrusu o kadar ilgilenmemiştim. Günün birinde, Eminönü Halkevinde, bir Atatürk günü, böyle mütefekkir bir Pakistanlının Atatürk hakkında benden evvel konuşmak istediği haber verilince yakından ilgilenmiş, âdeta heyecanlanmıştım. Sonra, adamın kendi diline, Türkçeye ve Medenî garp dillerinden hiçbirine başvurmayıp da tecvitli bir Arapça ile konuşmağa başlaması üzerine hemen sıtkım sıyrılmıştı.
Biraz sonra tercümanı haklı olduğumu meydana koymuştu: Adam, dinden bahsediyorum vehmi veya kurnazlığı içinde bir takım geri ve çarpık şark telâkkilerini sıralamıştı ve bunları bir uçtan, uydurma hadislerle kendi hezeyanlarını Peygambere mal etmek isteyen cahil ve cüretkâr yobazların laubali alışkanlığıyla, Atatürk’e mal etmeğe uğraşmıştı. Yine; «böyle kimselerden toplanmış bir heyet olabilir» endişesi ile hiç oralı olmamıştım. Beyoğlu Kız Lisesinde tertip edilen bir sanat gösterisi toplantısına gönülsüz katılmıştım. Fakat sonra, orada Pakistanlı bir piyanistten uzun ve girift bir garp havasını zevkle dinleyince kanaatim değişiverdi. Reisleri halâ, yaşının icabı, muhafazakâr bir zihniyetle çürümüş birtakım kıymetlere bel bağlamış görünüyordu amma, bütün kültür heyetinin gözlerinde ve alınlarında mazlum ve gafil Asya’ya gerçek fecri getiren Atatürk güneşinin ışıkları parlıyordu:
Garplilerin rağmine garbi muzaffer kılan
Asyalı bir milletin ben şuurlu çocuğu,
Kafamın yönelişi garbe doğru her zaman,
Fakat ruhumun her an Asya’ya yolculuğu...
Kınalı yapıncak yüzü ile alevimsi saçlarında Pakistan’ın taze ve ateşli ruhu parıldayan Mesude ismindeki genç üniversiteli, çok koyu esmer yüzünde siyah gözleri Asya’nın karanlığından garbin aydınlığına imrenerek bakan bir çift yıldıza benzer bir başka halis yerli genç kız, bir iki cümlede bana, erkeği ile her hakta ve vazifede atbaşı beraber giden Türk kadınına candan imrenişlerini belirtiverdiler. Bizim zavallı yobazlar, Türkiye’de dikiş tutturamayınca Mısırdaki Camii Ezher’e sığınamayacaklar; çünkü orada da yeni ve kurtarıcı fikir sillesini indirmek için beklemektedir..
Çine-maçine bile gidip yerleşemezler; Madam Çankayşek «Ben ileri fikirleri Atatürk’te bulur, kocama hatırlatırım» demektedir. Ve işte ezelî ruh cenabetlikleriyle Pakistan’a gidecek olsalar, Şark milletlerine mahsus ilk efendice misafirperverlikten sonra, karşılarına çıkacak bu gençlerden asık surat ve asil mukavemet göreceklerdir. Atatürk ışığı Asya’daki en durgun sulara bile vurmuştur. Gözleri kamaşacak taassup timsahları oralardan da hicret etmeye, oralarda da dumûra uğramağa mahkûmdurlar.
Bengalli bir Atatürk çocuğu:
Nihayet beni toplantıya götüren aziz dostum, benimle asıl tanışmak isteyenin Bengal’li bir şair olduğunu söyledi. İki sıra ötedeki iskemleye, bir çınar dalına tünemiş kartal gibi çekingen ve heybetli büzülmüş, parlak gözlü, geniş alınlı, âsi saçlı o genç adama gözlerimi diktim. O benden habersiz musikinin sellerinde yüzmeğe bıraktığı hayalinin dönmesini bekliyordu.
Bir dinlenme aralığında tanıştırıldık; ikimizin bozuk telaffuzlu İngilizceleri anlaşmamıza yetiyor da artıyordu bile: Aynı ateşin şuurlu pervaneleri idik. Gönlümüzde aynı ışık, aynı aşk, aynı iman vardı. Birimiz Atatürk’ü yakından görmüş, birimiz onu hiç tanımayıp uzaktan düşünüp idealleştirmekle belki daha iyi anlamış iki çocuğu; ruhu Asyalı, kafası garplı iki şair; halka âşık, hürriyete âşık, yeniliğe âşık iki ruh adamı...
Bana teksir makinesinde basılmış hal tercümesini uzattı; musiki ziyafetinin bir başka fasılasında okudum, 1903 doğumlu imiş, hiç de o kadar görünmüyordu. Genç, dinç ve çocuksu idi. Gözlerinin içi tertemiz bir ruhun, bir büyük çocuk ruhunun parıltıları ile dolu idi. Bir köy öğretmeninin oğlu imiş. Edebiyat hevesini babasından almış. İyi bir tahsil görmüş. Kalküta’da üniversitede okumuş. Dakka üniversitesinde Bengalce hocası olmuş. Daha okulda öğrenci iken şiire başlamış.
İnsanı ve tabiatı Pakistan şiirine garp şiirinde olduğu gibi bol, tabiî ve derin mal edebilmek, farkında olmadan, derdi ve gayesi olmuş. Şark insanındaki derin ruhu garp ilim ve sanat anlayışı ile mezc edip dile getirmek, onun şiirindeki en göze çarpar başarıdır. Milletinin ayakta kalabilmesi ve bugünkü medeniyet ailesine karışabilmesi, Atatürk’ün Türkiye’deki gerçekleştirdiği inkılâplara benzer oluşlar ve doğuşlarla mümkündür; böyle söylemektedir. Buna inanmıştır. Çok gezmiş, çok görmüştür, her yere Asyalı ruhunu götürmüş ve her yerden garplı zihniyetini beslemiştir. Halk kaynağından her zaman feyiz almayı, garp tekniğinden her zaman faydalanmayı, memleketini insanı ve iklimi, derdi ve özelliği ile dile getirmeyi şiar edinmiştir. Körü körüne garbı meşk etmenin, körü körüne eskide ısrar kadar yersiz ve verimsiz olduğunu söylemektedir. Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da Pakistan’ın halk türküleri ve halk şiirleri etrafında konferanslar vermiştir.
Pakistan halkının bağrından kopan sesi, mısralarında olduğu kadar konferanslarında da usta bir sadakatle aksettirebilmektedir. Halktan gelip halka giden bir sanatı vardır. Peygamberler ve şairler diyarı Asya’nın bu içli çocuğunda o ezelî derinlik bir yeni parıltı ile daha güzel ve yeni görünebilmektedir. Atatürk için yazdığı mısralarda, ruhunun atasına seslenen bir hayırlı evlâdın sanat ve hürmet dolu aşkı parıl parıl meydandadır.
«Ey mazlum Asya’nın burcuna çekilen bayrak» mealindeki ahenk ve aşk dolu mısraını Bengal dili ile coşkun ve mest okurken, Asya’nın öbür ucunda yanan ateşimizi bir Pakistan şairinin gözünde görmek, göğsümüzü gururla ve sevinçle kabartmağa yetmektedir. Câsımiddin ile tanışmaktan çok memnunum. (Jasimuddin, Bangladeş kökenli ünlü şair, halk ozanı, söz yazarı ve folklör derleyicisi)
Bunun başlıca iki sebebi var:
1 — O da her uyanık ve ileri Asyalı gibi Atatürk hayranı. Bu müşterek aşk bizi hemen kaynaştırdı. Aynı tarikatın mensupları imişiz gibi birden anlaştık.
2 — O da kendi köşesinde bizim görüşlerimiz ve iddialarımızla Pakistan şiirinde halkçı ve garplı bir teşebbüse girişmiş ve başarısını Avrupa’da da tasdik ettirmiştir.