ATATÜRK VEFATINDAN SONRA

"Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu" isimli kitabın yazarı Lord Kinross Türkiye'ye kitap için araştırma yapmaya gelmiş, Atatürk' ü tanımış olan Behçet Kemal Çağlar ile de görüşmüş ve bilgi almıştır.
HASTALIK GÜNLERİNDE UZAKTAN TÂVAF:
1938 Kasım’ı gözü yaşlı gelmişti. Bizim de milletçe ondan pek farkımız yoktu. Gerçi henüz benizlerimiz yapraklar kadar sarı değildi amma, içimiz kan ağlıyordu. Atatürk, Savarona'dan Dolmabahçe'ye, su üstünden toprak içine dönmek ister gibi bitkin düşüvermişti. Ankara’dan ikide bir sıvışıyor, gelip İstanbul'da ondan bundan birşeyler öğrenmek istiyor, akşamları da sarayın büyük duvarları dibinde çınarların yırtık yapraklarının ürpertici hışırtısına kulak kabartarak dolaşıp duruyordum. Avrupa dönüşü ilk ayak bastığım günlerde gibi Ona Ankara'dan, haykırasım geliyordu:
Geceler oluyor ki uykumdan sıçrayarak
İstiyorum ansızın sarayına göz atmak
Uyanıp yavrusunu yoklayan ana gibi
Durgun göllere inen bir içli turna gibi
Eğilse dudaklarım tâ göz kapaklarına…
Bakışın şimşek gibi bağrımı delse geçse
Kalbimi hançer gibi ikiye bölse geçse
Altüst etse içimi akından döner gibi…
O akşam gezintilerinden bitkin döndüğüm bir saatte, bir arkadaşın evinde hıçkıra hıçkıra ağlayışımı hiç unutmam: Kapıdan bir otomobile binmek üzere olan sofra devamlısı bir tanıdığın önüne korkuturcasına çıkmıştım. «Nasıl? Nasıl?» diye sormuştum: «Nasıl olacak? Sorma!» deyivermişti.
GELİP ÇATAN KARA GÜN:
10 Kasım 1938 sabahı, her an korktuğum şey başıma gelmişti; bakmıştım ki bayraklar yarıya inmiş! Yapraklar ağlar, biz ağlarız; bayraklar boyun büker, biz boyun bükeriz!.. Atamız gitti, Atamız!.. Ondan sonra dünyayı ne yapmalı? İki gün sonra Bulgarlar bile şöyle söyliyecekti: «Atatürk öldü, dünya eskisi kadar enteresan değildir!..» Daha on iki gün evvel Cumhuriyet Bayramında Sivas yaylalarının bir çobanı şöyle dememiş miydi:
Artık toprağa yaslanı yaslanı
Sığır güderken yazdım ben bu destanı
Nasıl methetmeyim öyle arslanı
Her an, her bayrakta bir defa daha bu kara haberi görmek, her rastladığımdan bir kere daha tahkik etmek istercesine yollara düşmüştüm. Mısralarım adımlarımla hıçkırıklarım arasında ağzımdan dökülüyorlardı.
O baş burcumuzdu, biz tek hisardık;
Onunla kurtulduk, onunla vardık;
Onunla yaşadık, güldük onunla;
Biz, on yedi milyon, öldük onunla,
Bütün ışıkları götürdü gurup..
Yürekte çarpıntı, gözlerde ferdi,
Ana şefkatiyle seven ilk erdi…
Öğle sonu, gözlerim artık kuru, ellerim hâlâ titrek, sesim kısılmış, Ulus Matbaasına varmıştım. Falih Rıfkı Atay, bir koca kâğıdın ortasına o kargacık burgacık yazısı ile, kırk - elli damla göz yaşı halinde kırk-elli kelimelik bir şaheser yazmıştı! «Ona ağlamazsanız kime ağlayacaksınız, ey Atatürk’ün ardından sağ kalanlar!» yollu birşey… Onu akşam kendi manzumemle birlikte okumak için radyoya gitmiştim… Okurken ağlamıştım ve dinlerken ağlamışlardı. Karşımda spiker ağlıyor, kapıda kapıcı ağlıyordu.
HEPİMİZE BİR SESLENİŞ / F. R. Atay — Radyo Yayını —
Bırakınız, son kanlı damlasına kadar, gözyaşlarınızı onun yasında tüketiniz; Atatürk’ün ölümünü görmüş olanlar, bir daha kime ağlayacaksınız?
Aylardan beri, on yedi milyon O’nun başucunda, bu faciayı geciktirmek için çırpındı durdu. Bir tanrı veya bir kahraman mı, bir baba, bir dost veya kardeş mi, O’nunla ne kaybediyorduk? Hayır: O’nsuz nemiz kalacaktı? Boş sözü bırakalım: Atatürk ölmüştür; hakikat bu! Müthiş olan bu! On yedi milyon bir günde, bir babadan öksüz kaldık.
En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır. Ömrümüzün ve Türk tarihinin en acı yasını tutmak talihsizliği bize düştü. Halk, en büyük kahramanı, ordu, en büyük Türk başbuğunu, tarih, en büyük Türk’ü ve asrımızın en büyük insanını kaybetti. Acının derinliğini, sıcak ruh yaramız soğumaya ve uyuşan beynimiz işlemeye başladığı zaman anlayacağız.
Benden sonra... Benden sonra... Senelerden beri, hepimiz, böyle bir kara gün ıstırabını, bu iki kelimeyle gönlümüzden uzaklaştırıyorduk. Düşünmekten korkuyorduk. İşte O’nsuz kaldık... O’nsuz... Fakat O’na bin kere verdiğimiz bir tek namus sözüyle kaldık: Eserini ve dâvasını korumak ve yükseltmek! Bizler için hayatın bir manası varsa, bu yemini yerine getirmek için yaşamaktır.
Bugün O’na ağlayıp yanmak için bir tek kalbiz; yarın O’nun eserini ve dâvasını müdafaa etmek için bir tek irade gibi kaynaşacağız.
Atatürk, şimdiye kadar bilmeyenler, bu milletin seni ne kadar sevdiğini, senden sonra ismin ve eserin üzerinde titrerken anlayacaklar!
Aklımızın ve kalbimizin vazifelerini ayıralım: Ey bütün ağlaşanlar, gözyaşlarınızı birbirine kattığımız gibi, ellerinizi birbirine uzatınız. Atatürk yaşarken verdiğiniz sözü unutmayınız!..
BİR KERE DOĞRUL ATAM!
Beni imrendiriyor kendine gözüm yaşı
Siniyor toprağına, bak, usul usul, Atam!
Sensiz anlamıyorum hiçbir çeşit sevgiyi
Bırak taşı – toprağı, içimde kurul Atam!
Yine Anıtkabrinin düştüm eteklerine.
Sel sel dökül omuzumdan, gönlümde kurul Atam!
Bir ben miyim sanırsın eli böğründe kalan
Sensiz öksüzden beter, ulusun yoksul, Atam!
Dağlar başı dumandır, yurdun hali yamandır,
Rüzgârlar avutmuyor, bayrak yine dul, Atam!
Çırpınıp durmaktasın, biliyorum orda sen
Senden daha sabırsız orda hangi kul Atam!
İstanbul’dan Samsun’a çıkar gibi yavaşça
Buraya dönmek için bir çarecik bul, Atam!
Çil yavrusuymuş gibi dağılsın şu cüceler
Bir kerre doğrul Atam, bir kerre doğrul Atam!


BİR HALK AĞITI YAKMAK GEREKTİ
Ertesi gün, daha ertesi gün kara çerçeveli gazetelerimizin hepsini yutarcasına, içercesine okumuştum. Her güzel ve içli yazı ile bir kere daha dolup boşanıyordum. Fakat ne de olsa içim tam aradığını bulamamış, yasımız tam ifadesine kavuşamamış görünüyordu. Bir şey; daha içten, daha sade, daha derin, daha yapmacıksız bir şey bekliyordum. Sayfaları evirip çevirip aradığım hep oydu. Kendim de farkında olmadan onu arıyordum. O neydi? O muhakkak ki, bir şiirdi, bir mersiye idi. İyi ya, işte: İbrahim Alâeddin’in «Tavaf»ının nesi var? İşte Faruk Nafizler, Mithat Cemaller, Orhan Seyfiler, Nureddin Artamlar; yazan yazana… Hepsi de güzel, hepsi de candan… Hayır! Hayır! Benim aradığım halk ağıtları gibi içten bir şeydi:
Elveriyor elveriyor
Orta direk bel veriyor
Döndüm baktım sağ yanıma
Mehmedim can veriyor.
cinsinden bir şey!
Cumhuriyetin onuncu yıldönümünde, beylik ve şehir ağzı mısralardan yılgın görünen büyükler, daha halk ağzı, daha sade, şöyle kışlalara ve köy odalarına gönderilebilecek bir Cumhuriyet destanı aramışlardı da bir gece ben Samanpazarı’nda oturduğunu hayal ettiğim bir taşçının ağzından, Ankaralı Aşık Ömer takma adıyla bir destan yazıvermiştim:
Bugün büyük bayram atılır toplar
Pilâv - zerde dolsun kalaylı kaplar
Çıksın sandıklardan sırma esvaplar
Gönüller tadacak gayri baharı
diye başlayıp
Millet gözde oldu Ata baş oldu
Taşlar silâh oldu otlar aş oldu
Misli görülmemiş bir savaş oldu
Kovduk yabancıları yurttan dışarı
diye devam eden ve
Destan sıralamak hayli hünerdir
Unuttuğum varsa sen akıl erdir
Sorarsan adımız Aşık Ömer’dir
Meskenimiz bizim Samanpazarı
diye biten bir destan… Kırk bin nüsha basılıp üç gün içinde yurdun bin bir bucağına dağıtılmıştı… Sonradan, Adana’da, Kars’ta, Bolu’da rastladığım halk şairleri beni bu destanımla tanımışlar, onu sazlarındaki makamlara uydurup ezbere okumuşlardı… Yine böyle halk gönlünü konuşturan bir şey yazsam diye düşündüm. Gece uyuyamadım. Kalkıp bir kıt’asını yazıyor yatıyordum; sonra içimden biri başımı yastıktan itiyor, doğrulup iki satır daha kaydediyordum; bir kısmını da sabahleyin kafamda hazır bulmuştum:
Bizdendi sevinci bizdendi derdi
Biz uyurduk o bizleri beklerdi
Uyudu nöbeti bizlere verdi
Türkler yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Gök düşsün toprağa toza belensin
Gece mezarına yıldız elensin
Şehitler doğrulsun nöbet dolansın
Türkler yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Daha nice ağlamaklı tekerlemelerle dolu bu ağıtı radyoda çok iyi şiir okuyan Mülkiyeli Burhan’a okutmuştuk. Gazeteler telgraflarla telefonlarla bunu radyodan istemişlerdi. Beş - on gazetede birden çıkmış, birkaç yazıcı birden ondan bahsetmişlerdi. Hele içlerinde birisi Faruk Nafiz hocamdan bana kadar Atatürk’e yakın olmuş bir çok şaire birden çatmış olmak için: «Şu Ankaralı Aşık Ömer kadar olamadınız. İşte mübarek halk ağzının sade ve derin ifadesi! İşte gerçek şiir! 40 yıldır kurumuş göz pınarlarımızı yaşarttı. Görsek elini öpeceğiz» diye yazmıştı.
Tabutunun İstanbul’dan Ankara’ya nakledileceği günün sabahında Dolmabahçe’de başında nöbet bekleyen paşaların karşısında el pençe divan durup boyun büken beş - altı kişiden biri de bendim. O zaman birbirinden idealist dört - beş arkadaşın çıkardığı Yücel dergisine «Saniye saniye izinde» diye bütün yol boyu olan biteni, içime doğup gözlerime görüneni kısa notlar halinde yazmıştım. Fındıklı’nın merdivenli yollarındaki insan başından canlı çakıl yığınları, minarelerde insan başlarından kandiller; yollar boyu hıçkırık fırtınası, yollar dolusu silindir ve miğfer ormanı…
Saat kaçı kaç dakika, gece nereden nasıl geçti; Sarayburnu’ndan Yavuz zırhlısına nasıl alındı; hep saniyesi saniyesine kaydetmiştim… Hele Yavuz’un önünden ağır ağır geçen büyük devletlerin büyük zırhlılarını «Boğazdan tek başına kovduğu, kurşun renkli gemiler şimdi tövbe - istiğfar içinde önünden geçiyorlar» diye kaydettiğimi bugün dahi hatırlıyorum… İzmit’te beyaz trenin en arka vagonuna yerleşen al bayraklı tabut, bütün yollar boyunca köylü safları arasından geçmişti; atları başıboş matemle tepinen kendileri mintanlarından yaktıkları parçaları gaza bulayıp değnek ucuna sararak yaktıkları matem meşalelerinin altında göz yaşından sırsıklam nöbet tutan köylü safları arasından…
Ovanın, yaylanın, bozkırın son çiçekleri top top çelenkler halinde vagonları doldurmuş, vagon kapılarına takılmış ve tutturulacak yer bulamayanlar da lokomotifin önüne atılmıştı. Sabaha kadar çıtır çıtır çelenk ezerek ilerlemiştik. Anadolu, o gece bir kalp gibi yarılmış, bütün sevgileri ve saygıları içinden atmış ve yalnız Atatürk sevgisiyle yıkanıp dolup kapanıvermişti.
Atatürk, Ankara’sına ilk defa omuzlar üstünde ve bir top arabasında giriyordu. Ankara’dan artık bir daha bir yere kımıldamayacaktı. Al bayrak, ana toprak ve Atatürk, Mehmetçik safları arasında haşir-neşirdiler…