
ATATÜRK VE ÇANKAYA SOFRASI
Daha ilkokuldayken bile Behçet Kemal'in şiir ezberlemeye ve okumaya çok meraklı bir çocuk olduğunu anlatırdı babam. Öğretmenleri okul avlusundaki sebilin üstüne çıkarıp ona evde babasının ezberlettiği şiirleri okuturlarmış. Mustafa Kemal Atatürk 13 Ekim 1924 tarihinde, eşi Latife Hanım’la birlikte Erzurum dönüşünde Kayseri’ye geldiğinde, ertesi gün 14 Ekim’de Kayseri Lisesi’ni ziyaret eder. Bu müjdeli haberi nasıl duyduğunu ve heyecanını, Behçet Kemal 4 Haziran 1935 günlü bir mektupta şöyle anlatmaktadır:
“1924’te Kayseri lisesinde okurken 15 yaşını sürdüğüm bir sırada “Babamın alnındaki kırışığı silecek, biz daha söylemeden derdimizi bilecek” dediği büyük adamla Mustafa Kemal’le karşılaştım. Mütarekenin ilk yıllarıydı. O zamanlara kadar muallimlerim tarafından beğenilen tahrir vazifelerinden başka bir şey yazmış olduğumu pek hatırlamıyorum. “Ferman padişahın dağlar bizimdir” diyen halkın çocuğuydum. Alçak padişaha içimde insiyaki bir lanet vardı. İnanılacak bir büyük arıyordum. Babam bu ihtiyacımı sezmiş gibi bana bir gece, uzun uzun memleketin içinde bulunduğu çıkmazı anlattı. Ağlayacak gibiydim. Yüzünde sözlerine hiç uygun düşmeyen içten bir gülümsemeyle bana baktı ve “yarın öbür gün buraya gelecek bir büyük adamdan ben çok şeyler umuyorum” dedi ve bana anlattı. Anafartalar’dan Samsun’a kadar onun daha o zamandan bir destan olan hayatını artık biliyordum.
Ertesi gün mektep müdürü bize bu müjdeyi resmen verdi ve mektebe gelince talebelerden birinin duygularımızı anlatmış olmak için bir şeyler hazırlamasını istedi. Mektepte leyliydim. İzin almaya vakit bulamadan eve kaçtım, yukarı odaya kapandım, birkaç defa kapının önüne yemeğimi bırakıp bana seslenen anama çıkışarak gece yarısını ettim. Bir hitabe ve bir şiir yazmıştım. Ertesi gün, arkadaşlara ve muallimlere okudum. O kadar inan ve samimiyet içinde yazmıştım ki, havam onları da sardı. Söylevimi, yapılacak fener alayında, gece vilayet konağının balkonunda okumam kararlaştırıldı. Şiiri de mektepteki müsamerede okuyacaktım. En büyüğü gördüğüm o geceyi hiç unutamam, hala o gecenin, o gözlerin ve onun gençliğe karşı söylediği sözlerin tesiri altındayım.”
Bu ziyaret öncesi gerçekten okulda büyük bir hazırlık yapılır. Eflatun Cem Güney ve Faruk Nafiz Çamlıbel gibi kıymetli öğretmenlerinin teşvikiyle, amcam okulu temsilen kürsüye çıkıp Atatürk’e hitap eder. Yatılı olduğu okulda bu görevi yerine layıkıyla getiremeyeceğini anlayınca amcam okuldan kaçarak eve gelir ve bütün gece uyumadan, yemek yemeden çalışır. Ertesi gün yazdığı bir şiiri büyük bir coşkuyla okur, ardından da yine büyük bir heyecanla bir konuşma yapar. Bu unutulmaz anısını amcam başka bir vesile ile bizlere şöyle dile getiriyordu:
“Mustafa Kemal’i 1924’te, uzun bir yurt gezisinden Ankara’ya dönüşte, Kayseri’ye uğradığı zaman; vali evinin balkonunda, gece fener alayının alaca ışığında, bir masal havası içinde görmüştüm: birden balkonun bir köşesinde de bir yeni meşale yandı zannettim: ışık renkli saçları, şimşekli bakışları, duman rengi kalpağıyla bir canlı meşaleydi… Alkış sağanağı altında, hocalarımın sevkiyle merdivenlerden dörder dörder fırlamıştım; karşısındaydım; titriyordum; bir çağlayanın altına girmiş gibi idim. Hem ferahlıyordum hem üşüyordum; kendimi gök gözlerinin gülümseyen dev uysallığında toparladım; başladım gündüzün hazırlayıp ezberlediğim nutku, ömrümde ilk defa tutulduğum bir ilham nöbeti içinde, değiştire değiştire söylemeye… Bakışlarımın önündeki duman git gide kayboluyordu artık ne kalpağını görüyordum, ne boyunu posunu; sade gözlerini ve ellerini… Sustuğum zaman, yüzü birden aydınlandı, birden içime ışık doldu; sabah oluyor sanmıştım, gülüşü imiş o… O gün bugün, Mustafa Kemal’in düşünceleri ile bakışlarını birbirinin içinde bulurum… O gün bugündür aşığım ona… Ben ilhamımı, heyecanımı hep ondan, hep o geceden, hep öyle gecelerden aldım”
Bu konuşmadan sonra Gazi ayağa kalkarak beğenisini dile getirmiş ve büyük bir dönüşüme işaret etmiştir: “Mazinin tereddütlü ve çürümüş zihniyeti ölmüştür. Tüm dünya bilmelidir ki, Türk milleti hakkını, şerefini, haysiyetini tanıtmaya kadirdir.” Bu törenden sonra Mustafa Kemal lisenin şeref defterine kendi el yazısı ile “Kayseri Lisesini, müdürüyle, muallimleriyle, bütün talebesiyle Cumhuriyetin ateşli, feyizli bir ocağı olarak bulduk...” diye yazarak imzalamış.
Yıllar sonra, yirmi bir yaşındayken, 6 Ocak 1930 da Mustafa Kemal’in sofrasına ilk kez çağrıldığında, Gazi bu heyecanlı genci tanımış, “Şöyle bir yüzünü çevir bakayım, sen Kayseri’deki o coşkulu genç değil misin yoksa?” diye gülümseyerek sormuş, “Ta kendisi efendim” cevabını almıştı.
Kayseri Lisesi’ndeki coşkulu törenin ertesi sabahı bir yaver okula gelip amcamdan söylevin metnini istemiş; ardından da bu metin dağıtılarak Türkçe basılan tüm gazetelerde yayımlanmış, böylece amcam on altı yaşında büyük bir sevinç ile ilk eserinin basımını ve geniş çaplı yayımını görmüş.
“Böyle bir yazımın böyle bir çok yerde birden basılışından bir sanat heyecanından çok başka, çok yüksek bir heyecan duydum ve bu suretle heveskarlığın o ilk ve çocukça heyecanını alt üst eden bir başka vecd ile ilk eserimin basıldığını karşılamış bulundum.”
Altı yıl sonra Atatürk’ün sofrasına çağrılması da çok ilginç ve tatlı bir hikayedir. Atatürk ile aynı şehirde olmasına rağmen bir türlü onu görememesine isyan etmiş ve bu isyanını şiirlerle dile getirerek ona ulaşmaya çalışmıştı. 1930 yılında Samanpazarı’nda çoğunlukla öğrencilerin devam ettiği bir kahvede, heyecanlı konuşmalar arasında Hukuk Fakültesi öğrencilerinin çıkarmaya çalıştığı bir dergiden haberdar olmuştu. Bir başyazı arayan gençlere Behçet Kemal kendi coşkulu “GÖRMEYE GELDİM” şiirini okumuş, büyük beğeniyle derginin başyazısı olarak kabul edilmişti. Derginin ismi gençlerin hep birlikte karar verdiği HEP GENÇLİK olmuş, kendi harçlıklarıyla bastırmışlardı. Dağıtımını ve satışını da yine gençler kendileri, o zamanın gazeteci çocukları gibi, sokaklarda kendileri yapmışlardı. Derginin ancak üç aylık bir ömrü olmuş, ama o dönem Ankara’da ses getirmişti.
Amcam da bir arkadaşıyla Meclis binasının önüne gitmiş, orada gelene geçene satmaya başlamıştı. Dönemin Türk Ocakları Genel Başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver de bir tane dergi almış ve amcamın şiirini çok beğenmişti. İktisat Vekaletinde Mühendis Muavini olarak çalışan amcamı bulmuş, şiiri çok beğendiğini ama baskı kalitesini berbat bulduğu için yeniden temize çekmesini, Atatürk’e sunacağını bildirmiş.
GÖRMEYE GELDİM
Kıvranıp duruyorum hasretin ateşinde
Günlerdir göremedim, koşuyorum peşinde
İstiyorum ki sana giden yolda ne şosa
Ne küçücük bir geçitte açılmış iz olsa
Sade sarp yalçın olsa, sade aşılmaz kaya
Avuçlarım dizlerim koyulsa kanamaya
Kanımla kayalara destanını yazarak
Çabalayıp durdukça göğsüm kızıl, alnım ak
Parıltılı gözlerim yıldız olacak gibi
Çıksam sana kaleye çekilen sancak gibi
…/…
Dinlenmeyi bilmeden yürüdüm günlerce ben
Hasretinden hız aldım, koştum gündüz-gece ben
Ankara havasını içime sindirmeye
Kulaklarımda bir gün sesin çınlasın diye
Sana haykırıyorum: Gazi, Nerdesin? diye
Önde bir sürü motosiklet, arkada bir sürü motosiklet, bir otomobil içinde hızla geçiyordu. Etrafını saran, onu bize göstermeyen insanlara kızıyordum. İnzibat tedbirleriymiş, aklımın erdiği yoktu. Niçin onu bize göstermiyorlardı? Sevgimin coşkunluğu ile çıkışıyordum:
Niçin benden uzaksın, bir başka ırkın gibi
Gönlüm bir hançer gibi, hasretin bir kın gibi
Sıyrılmalı bu hançer paslandıran bu kından
Bir kere görün bana yakından, çok yakından”
Atatürk şiiri çok beğenerek “Aferin Çocuk” diye imzaladığı bir fotoğrafını hediye olarak göndermiş. Amcam bundan büyük bir gurur ve mutluluk duymasına rağmen tatmin olmamış. Hamdullah Suphi’ye “Ben bu şiiri aferin almak için yazmadım ki, ben onu görebilecek miyim, beni kabul edecek mi, siz bana ondan haber verin” diyerek sitem etmiş. Bunun üzerine birkaç gün sonra Samanpazarı’ndaki mütevazı evine bir haberci geliyor ve akşamına özel bir otomobille Çankaya’ya çıkartılıyor, Atatürk’ün çevresine kabul ediliyor. Atatürk “Sen ne asi bir çocukmuşsun, seni memnun edememişiz. İşte geldin beni gördün, memnun musun şimdi?” deyince, telaşla “Hemen gidecek miyim efendim?” diye soruyor. Atatürk de “Öyleyse şu iskemleye otur, sabaha kadar beni seyret. Fakat beni görmek kafi değil, anlamak gerek” diyor. Gecenin ilerleyen bir saatinde de birden amcama dönüp bakıyor, yüzünü yan çevirmesini istiyor ve Kayseri’deki o heyecanlı genç olduğunu anlıyor.
“Bunları şiire benziyor sanarak marifet olsun diye yazmıyordum. Coşkun sevgimin kağıtta kalmış kırıntıları diye kaydediyordum. Bir akşam Samanpazarı semtine yakın Çukur mahalledeki pansiyonumda mangalımın sönmeye yüz tutmuş ateşinin çevresinde bıyığı yeni terlemiş arkadaşlarla ateşli ateşli büyük şeyler konuştuğumuz bir gece başlangıcında haber gelmişti. Köşkten çağrılmıştım, Çankaya’ya yayan yapıldak değil, onun otomobili içinde tırmanmıştım. Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Gülüyor anlıyordu. Etrafındakiler, sevgisine ister istemez menfaat katanlar, halis ve tertemiz aşkıma hem şaşıyor, hem imreniyorlardı. Ben ayakta, dizlerim titreyerek gözlerim dolu dolu çırpınıyordum. Kendisi de ayağa kalktı ‘Yeni Türk şiirinin duru dili ve gerçek samimiyeti şerefine’ diyerek kadehini kaldırmak büyüklüğünü gösterdi. Onu çok güzel övenler vardı, övülmeye ihtiyacı yoktu. Ben de ne gözüne girmeyi düşünüyordum, ne de caize almayı. Adımı dalkavuğa çıkaran densizler oldu. ‘GÖRMEYE GELDİM’ manzumemin altına aferin çocuk diye yazıp imzaladığı kağıdı bana getiren büyüğüme demiştim ki, ben eski şairler gibi caize almak için yazmadım. Aferin almak için de değil. Ben ona hasretim onu görmek istiyorum. Düşünün şair olmayı aklından geçirmeksizin sevdiğine temiz ve derin sevgisini anlatan birisi mektubuna şöyle cevap alıyor: ‘Teşekkür ederim, üslubunu pek beğendim yine yazsın.’ Üslubun gözü kör olsun, beni görecek mi görmeyecek mi siz ondan haber verin.”
Behçet Kemal daha sonra zaman zaman Atatürk’ün sofrasına davet olunmuş ve bir akşam konuşmalar sırasında Atatürk kendisinden sofra ve oradaki kişiler hakkında hemen bir şiir yazmasını talep etmiş, yan odaya çekilen amcam hemen oracıkta çalakalem şu mısraları yazmıştı.”Yanında bulunmak saadetine erdiğim gecelerden birindeydi. 1-2 şiirimi dinlemek ve takdir etmek lütfunda bulunmuştu. ‘Hep benim için yazma, git içeride bir başka mevzuda bir şey yaz getir’ demişti, ben de şu mısraları yazmıştım.
-Dünyanın en büyük ölmezine / 1933 Çankaya Sofrası-
Ufkunda doğacağım, ufkunda batacağım;
Asırlarca yazsam hep seni anlatacağım.
Ve bu yüzden giyersem eğer bir gün deha tacını
“İstersen çiğne” diye önüne atacağım…
Yüceliğe yolcuyuz, öyle elimde elin…
Yenisini yapmaya sen iyinin-güzelin
Ak düşecek saçınla nur kattığın heykelin
Hamuruna harç diye kanımı katacağım.
Yansam da masalların “Aşık Kerem”i gibi,
Bu aşk ölmez öyle her gönül veremi gibi!
Şöhretin okyanuslar aşarken gemi gibi;
Ben dalga gibi ayak ucunda yatacağım
Asırlarca yazsam hep seni anlatacağım!
Ankara’daki günlerinde Halkevi daimi müdavimleri arasına girmiş, o dönemin talepleri ve heyecanları doğrultusunda kendi yazdığı ve oynadığı, milli konuları içeren Çoban ve Ergenekon piyesleriyle dikkat çekmişti. Atatürk'ün uşağı Cemal Granda yapılan bir anlatım bu konuyu ilk ağızdan bize daha ayrıntılı aktarıyor: (Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor, Kristal Kitaplar, Ankara 2007, s.138.)
“1931 yılındaydık. Bir gün, Dr. Reşit Galip yanına Muhsin Ertuğrul’u alarak Çankaya’ya gelmişti. Şehir Tiyatrosu haline dönüştürülen ‘Darülbedayi’ on beş kişiyi geçmeyen kadrosuyla çıktığı Anadolu turnesinde, ilk durak olarak Ankara’da bulunuyordu. Sofrada henüz herhangi bir konuda konuşma açılmadan Atatürk, Muhsin Ertuğrul’a dönerek:
-‘Faruk Nafiz Çamlıbel’in yazdığı ‘Akın’ piyesini nasıl buldunuz?’ diye sordu
O sıralarda devrimi yayacak ve yerleştirecek ulusal yapıtlara şiddetle ihtiyaç vardı. Devrimci yazarlar, edebiyatçılar kollarını sıvamışlar, gece gündüz uğraşıyor, modern Türkiye’nin devrimlerini destanlaştırmaya çalışıyorlardı. İşte Faruk Nafiz’in Türk tarihini konuşturan ‘Akın’ piyesi de ‘Kahraman’ piyesi gibi Atatürk’ün emriyle yazılmış, Ankara Türk Ocağı binasında İbrahim Necmi Dilmen, Halil Vedat Fıratlı ve Münir Hayri Egeli’nin gözetiminde İsmet Paşa Kız Enstitüsü ve Gazi Eğitim Enstitüsü öğrencilerine oynattırılmıştı. Akın, Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya göçünü, yayılıp genişlemelerini anlatan bir destandı.
Sahne yapıtlarıyla yakından ilgilenen Atatürk, ulusların kendi tarihlerine önemli yerler ayırmaları gerektiğini söyler ve çok köklü geçmişe sahip olan Türk Tarihi’nin destanlaştırılmasını isterdi. Behçet Kemal Çağlar’ın ‘Çoban’ piyesi de, bu amaçla yazılmıştır. İşte Milli Temsil Akademisi Kanunu’nun çıkarılışı ve Devlet Tiyatrosu’nun kuruluşu bu görüşün ürünüdür.”
Aynı eserin 127-128 inci sayfalarına göre Cemal Granda’nın deyimiyle Atatürk sanatı sever, sanatçıyı sayar, dönemin şair ve ediplerine çok değer verirdi. Onlara her zaman samimi davranır, sofrasına oturtur, düşüncelerini öğrenmek isterdi. “Onların kollarına girdiğini, arkadaşça konuştuğunu, yakınlarından hiç ayırt etmediğini çok kez görmüşümdür.”
“1934 yılının bir sonbahar akşamıydı. Çankaya’daki yemek salonunda her zamanki sofrayı hazırlıyordum. Bu yirmi kişilik bir sofraydı. Konuklar arasında çok genç biri dikkatimi çekti. Sordum ‘Behçet Kemal Çağlar’ dediler….. O akşam sofra şair ve ediplerle doluydu. Yahya Kemal Beyatlı, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Behçet Kemal Çağlar’dan başka Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ruşen Eşref Günaydın, Fazıl Ahmet Aykaç, gibi edebiyat dünyasının kalburüstü kişileri de gelmiş bulunuyorlardı. Öbür konuklar, her zaman bulunan Tevfik Rüştü Aras, Şükrü Kaya gibi devlet adamlarıydı. Yemek başladı. Atatürk’ün keyifli gecelerinden biriydi. İlk soruyu Behçet Kemal’e sordu:
‘Yahya Kemal’i tanıyor musunuz?’
Genç şair henüz bir lise öğrencisiydi. (Bir düzeltme: 22 yaşında üniversite mezunu) Türk Ocağı’nda (halkevi) oynayan Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Akın’ piyesinde rol aldığı için oradan tanımış ve getirmişti. Atatürk’ün sorusu onu biraz heyecanlandırmıştı:
‘Paşam, eserlerini okudum. Şimdi ilk kez görüyorum.’ Atatürk o zaman Yahya Kemal’i, Behçet Kemal’le tanıştırdı.
‘Yahya Kemal, memleketimizin tanınmış şairlerindendir. Senin de bunun gibi yükselmeni istiyorum. Sizin gibi gençlerin yükselmesine Yahya Kemal yardım etsin’ dedikten sonra Yahya Kemal’e dönerek:
‘Nasıl Beyefendi! Yardımınızı esirgememenizi rica ederim.’
‘Emredersiniz Paşam.’
Bunun üzerine Atatürk, Behçet Kemal Çağlar’a dönerek:
‘Şu sofraya bak ve bir şiir yaz’ dedi. Behçet Kemal derhal cebinden portföyünü ve kalemini çıkardı. Hiç düşünmeden bu ısmarlama şiiri birkaç dakika içinde bitirdi ve okudu. Atatürk şiiri can kulağıyla dinledi. Çok hoşuna gitmişti. O kadar sevindi ki, yerinden doğruldu. Behçet Kemal’i alnından öptü. Bir lise öğrencisi için bu ne erişilmez bir onurdu. Atatürk onu sofrasına çağırsın, ilk soruyu ona sorsun, sofrası için şiir yazdırsın, beğensin ve kalkıp alnından öpsün. Behçet Kemal, bu öpüşü de bir anda şiirleştiriverdi. Hatırımda kaldığına göre bu dize şöyleydi:
‘Alnımdan öpen Atam. Bu öpmeyi cehennemler silemez.’ Atatürk bundan sonra çevresine dönerek, ‘Bu genci İngiltere’ye gönderelim. Orada İngiliz edipleriyle tanışsın ve iyi bir şair olarak memlekete dönsün’ dedi.”
Bu teklif üzerine amcam çalışmalar yapmak üzere Ocak 1934’te Cambridge Üniversitesi’ne yollanmıştı. Amcam orada ancak bir yıl kadar kalabilmiş; Maden Mühendisliği diplomasına sığmadığı gibi, yurtdışındaki eğitime de ruhu sığmamış, kendini Anadolu’nun bağrına geri atmış, kendi topraklarında, içinden gelen coşkusunu yaşamaya devam etmişti. Dönüşünde Halkevleri Müfettişi olarak görevlendirilmiş, yurdun dört bir yanını gezmiş, halk şairleri ve halk sanatıyla yakından ilgilenmişti. İngiltere dönemi hakkında şöyle bir ifadesi var: “Sis İngiltere’nin havasından ziyade İngilizlerin ruhundadır ve orada iken yazmış olduğum manzumenin şu dört satırını hatırlıyorum.
Ruhuma diyorum ki: Hey! Burada ne işin var?
Silindirli fraklı karşımda bütün ruhlar,
Sense al bir ihtilal örtüsüne sarılı
Yalın ayak, yarı çıplak gülünçsün Gandi kadar!”
Bir başka Çankaya akşamında Yahya Kemal ve Behçet Kemal aynı masadayken ilginç anlar yaşanmış. Yahya Kemal Beyatlı anlatıyor… (Kemal Arıburnu, Atatürk’ten Anılar, TIB Kültür Yayınları, 1976)
O gece Atatürk çok neşeliydi. Çeşitli konulara değindi ve birara bana dönüp:
– Bana felsefeyi tanımlar mısın? dedi.
Böyle apansız bir soru karşısında nasıl bocaladığımı tahmin edersiniz. Felsefe, bir kere benim konum değil. Sonra, sofrada felsefeyi benden iyi bilen insanlar var. Benim olsa olsa, felsefede bir genel kültürüm olabilir. (…) Biraz duraksadım ve şöyle konuşmaya başladım:
– Felsefe, bütün bilgilerimizin üzerinde sürekli eleştiri yaparak sistemli düşünmektir.
Sonra her felsefenin bir başka felsefeyi eleştirmekten çıktığını, metafiziğe dayanan bir konusu olduğu için bilimselleşemediğini, bilimselleşen yanlarının felsefeden koptuğunu anlattım; hatırıma gelen filozofların fikirlerini özetledikten sonra:
– Görülüyor ki Paşa Hazretleri, felsefe, insanın acun (evren) karşısında bir akıl davranışıdır, diye tamamladım.
Konuşmamdan son derece memnun oldu, teşekkür etti, sofradakilere beni öven birkaç cümle söyledikten sonra yine bana döndü:
– Konuşmanızın başında ve sonunda söylediğiniz iki cümle çok hoşuma gitti. Felsefenin bu çeşit bir tanımına bugüne kadar hiçbir kitapta rastlamadım. Çok geniş çerçeveli bir felsefenin de ruhuna uygun tanımlardı. Bunları yazıp bana veriniz.
Behçet Kemal imdadıma yetişti. Ayağa kalkarak:
– Paşam buyurun, üstadın sözlerini ben not etmiştim, dedi.
Dünyalar benim oldu. Asıl şaşılacak konuşma bundan sonra başladı. Atatürk şunları söylüyordu.
– Yahya Kemal doğru söyledi. Felsefe, evren karşısında insanın akılcı davranışıdır. Bu yüzden önemlidir. Bu yüzden felsefe bilmeyen insan edebiyatçı da politikacı da olamaz. Felsefe bilmeyen bir asker belki savaşı kazanabilir ama savaşı anlayamaz. Benim felsefe ile aram ne kadar iyi ise, filozoflarla da o kadar açıktır! Tuhaf görülecek bu sözüm ama anlatayım. Bütün filozofların hastalığı her şeyi tek bir nedene bağlamaktır. Kimi, bütün yeryüzü bilmecelerini Tanrı anahtarı açar der, kimi her şey Monad’dır diye direnir; kimisi akıl der, kimi ruh der, kimi ateş-su-toprak der, kimi de kalkar ille madde diye tutturur. (Monad: Leibniz’e göre sonlu gerçeklikleri oluşturan sonsuz sayıdaki metafizik varlıklara verilen isim.) Her birinin bir gerçek payı vardır elbette. Ama “payı” vardır. Her şeyin aslı maddedir ve insanı madde kanunları yönetir, dersin; karşına bir idealist çıkar, bütün madde kanunlarını allak bullak eder! Ne çıkar dinler, ne öğüt; inancının doğrultusunda yürür gider.
İşte bu yüzden felsefe ile aram iyidir de filozoflarla pek geçinemem. Benim prensibim her olayı kendi kanunları içinde incelemektir. Ama hiçbir zaman “insanı” ve “evreni” gözden kaçırmam.
Atatürk’ün ölümüyle çok sarsılmış; zaten başından beri büyük bir tutkuyla savunduğu Atatürk devrimlerinin, ilkelerinin memleketin yükselmesinde tek çıkar yol olduğunu bilerek ömrünce bu uğurda mücadele vermişti.