top of page

DOLMABAHÇE SARAYI'NDAN ETNOGRAFYA MÜZESİ'NE

etnografyaya geliş2.jpg

21 Kasım 1938- Etnografya Müzesi

(Dolmabahçe'den Anıtkabire, (Yazı Serisi) Atatürk Kütüphanesi Serisi No 19, Her ayın onunda ve yirmibeşinde çıkar, 25 Kasım 1955. SEL Yayınları, Haldun Sel ve Şeriki. Hisar Matbaası, Cağaloğlu, İstanbul)

 

Toprağın üstündeki son seferinde: SANİYE SANİYE İZİNDE (Serinin Önsözü)

Arka sahifelerdeki notlar, sonradan düşünülerek sıraya konmuş, başkalarının bilgilerine ve hâtıralarına baş vurularak tertiplenmiş şeyler değildir. O günlerde resmî heyetlerin yanı sıra, vazifeli olarak bulunduğum esnada, saniyesi saniyesine kâğıda geçmiş ve İnkılâp Müzesiyle Cumhuriyet Halk Partisinin arşivlerinde yer almış vesikalardır.

Atatürk 10 Kasım 1938 sabahı gözlerini dünyaya yumdu. 9 gün 9 gece İstanbul onun tahnit edilmiş nâşı önünden, hıçkıra hıçkıra geçti. Kurtulmuş İstanbul büyük kurtarıcısına yalnız bir defa değil, bir kaç defa  günlerce  gözyaşı döktü.

Bayılıp düşenler, çiğnenip ezilenler bile oldu. Nihayet 19 Kasım sabahı, Ankara'da Etnografya müzesinde hazırlanan muvakkat kabre götürülmek üzere yola çıkarıldı. Ankara'dan cenazeyi almak için gelen heyete ben de dahildim.

19 Kasım Cumartesi sabahı 7.30 da Dolmabahçe Sarayı'nın denize bakan merdivenli kapısının ağzında idim. On dakika şaşkın, bitkin etrafı gözden geçirmekle, kendimi toparlamakla ve müthiş hakikati artık ister istemez kabule yanaşmakla vakti doldurdum. Saat yediyi 40 dakika 15 saniye geçe kalemi elime alabilmiştim.

 

DOLMABAHÇE’DEN ETNOGRAFYA MÜZESİNE

19 İkinci teşrin (Kasım Ayı) Cumartesi sabahı 

07 40″15″ Başta Fahrettin Altay, Generaller İstanbul’da son ihtiram nöbetine durdular.

07 45″15″ Atatürk’ün yaverleri, al bayrağın altında uzanan Atatürk’ün baş ucundalar.

08 10″30″ Salonun ortasındaki büyük avizenin altına konmuş iki masa üzerine tabut yerleştirildi ve cenaze namazına başlandı.

08 14″45″ Atatürk’ü Dolmabahçe’den omuzda çıkarıyorlar.

08 21″40″ Tabut, top arabasında; bahçenin kumları çıtırdıyor, sahilin suları dövünüyor ve biz gözü yaşlıyız.

08 45″30″ Tabutun üzerinden ilk uçak geçiyor ve bana öyle geliyor ki: Şimdi dumanlarıyla göğe Atatürk’ün adını yazacak.

08 59″30″ Hey’et tertiplendi ve araba kımıldandı.

09 22″15″ Dolmabahçe’nin dış kapısından çıkıyoruz. On bir sene evvel bu binadaki milletin aziz misafiri toprağın baş misafiri olmak yolunda.

09 23″-10 23″ Yolun kenarındaki setler insanla dolu. Hıçkırıktan arabanın ve ayakların sesleri duyulmaz oldu. «Bütün bir millet ağlıyor» sözü ile ilk defa benzetme olmaktan çıkmış: bütün yol boyunca hakikat olmuş. Geçtiğimiz yola dikey sokakların ağızları askerler ve polislerle kapatılmış, tabutu hayal meyal görebilecek son uçlarına kadar süren ve yeni donakalmış görünen birer insan glasyesi… Bedenlerden bir dağ, başlardan bir nehir…

10 23″-11 23″ Fındıklı’dan ayrıldık. Kenarlarda sıralanmış mektepliler sokaklara dolmuş, halk cadde kenarlarındaki ev ve dükkânları hıncahınç doldurmuş, kalabalık ağaç üstlerine ve minâre şerefelerine tırmanmış insanlar dövüne dövüne, hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar.

9 23″-11 23″ Bu iki saat içinde, Atatürk’ün her önünden geçtiği kalabalıktan, bütün duranların ve yürüyenlerin yüreklerini parçalayacak, bir feryattır kopuyor:

Bizden böyle mi ayrılacaktın?

Keşki seni görmez olaydım! Sensiz yaşanır mı ki?

Atam nereye? Yavrum nereye? Yazık oldu sana yazık oldu!

Dirisini göstermediniz, ölüsünü de saklamayın..

 

Caddelerin ortalarındaki lâmbalar yanıyor, türbeleşen İstanbul’un kandilleri gibi..
Bütün ağaçların en çok yaprak dökme zamanı. Hava ağlamaklı olmuş; gamlı bir surat gibi. Sokakları tutan askerler ve polisler tam Türk milletinin timsali: Hem dimdik nöbet bekliyor, hem de kalbi parçalarcasına ağlıyor. Havayla birlikte teneffüs edilen bir acı.

11 24″40″ Tabut köprünün üstünde. Haliç’teki kayıklar delik deşik, boşalmış kalpler gibi. Vapurlarda bütün havayı kaplamak isteyen sessiz ve boynu bükük dumanlar. Arkamızda devam edegelen feryatlardan sonra, üstünde hiç bir insanın görünmediği köprü, matemi sessizlik ve dilsizlik gibi başka vasıflarıyla bir başka cephesinden canlandırmış oluyor. En büyüğünü başka yerde göremeyeceğini aklı kesenler köprü üzerinin yasak edildiğini görünce kenar parmaklıklara tutunarak vücutlarını aşağıya sarkıtmışlar; başları top arabasının tekerlekleriyle bir hizada; kesik başlar gelip sıralanmış hissini veriyor.

11 31″10″ Birden, bu tenhalıktan ve sessizlikten sonra, açılmakta olan Eminönü Meydanı, muvakkat harabeleri üzerinde birer acayip yuva gibi tünemiş, cami kubbelerini karartıp kaplayan kalabalığın matem ve tazim uğultusu, kulaklarımıza ve gözlerimize aynı anda çarpıyor.

11 32″10″ Millî yasın müthiş azametini ve vakarlı gulgulesiyle iki saattir şaşırmış olup köprünün sessizliği ile yasını içine sindirip de derinden duymağa başlayanlar, bu yeni feryada birden iştirak etmek meylindeler. Arkama baktım: Silindir ve tuğ ormanı sarsılıyor. Bütün alay, bazı konsoloslar da dahil, hıçkırmağa başlamış.

11 32″30″-11 59″10″ Parka girene kadar geçtiğimiz yolları kesen sokaklar düz ve çukur olduğu için pek dolu olacağını zannetmiyorduk. Halbuki İstanbullular, yolların ağızlarını yan yana sıkıştırılmış otomobillerle, biraz ötelerini yine böyle kamyonlarla doldurmuş, hattâ örmüşler. Üstlerine çıkmış ve sıkışmış kalabalık, evlerin pencerelerinden sarkan kitlelerle birleşmiş: Dünyanın en büyük faciasına ne sade ve muhteşem bir amfiteatr!.

12 00″15″ Parkın kapısındayız. Parkta mutlak bir sükûn var, yarım saattir kalabalığın ve uğultunun matem örsünde dövülen ruhlarımız, boşluğun ve sessizliğin matem haddesinden geçiyor. Yukarıdaki yollardan aşağıya çelenkleri gemiye yükleyecek ve alayın iki tarafında İstanbul’un son kara parçasını tutacak Üniversiteliler akıyor.

12 09″40″ Tabut durdu ve hepimiz durduk. Gözler hep yaşlı fakat üç saatten beri başlar ilk defa dik; onun sesini dinler gibiyiz. İstiklâl marşı çalınıyor!

12 24″30″ Tabutu, heykelinin önünden geçiyor. Heykeldeki gibi vaktiyle yumruk sıktığı düşman dünya, şimdi hayran ve hürmetkâr, dost olarak, sularımızda, zırhlılarıyla…

12 26″30″ Park’ın son ucu. Arıburnu'nda İstanbul'u kurtaran, Sarayburnu'nda İstanbul'dan ayrılıyor. Bir çelenk hıyâbanı içinden geçiyoruz.

12 42″10″ Tabut Zafer torpidosunda.

12 55″00″ Hareket eden muhribin ardı sıra bütün Üniversiteliler ve izciler, yakın ve yan sahillere atılıyorlar. Biraz sonra onlara karışan halk da karadan Zafer’in peşinden koşuyorlar. O doğrulup gelin dese, hepsi birer adsız Fatih olup denize dalacak.

12 59″00″ Sarayburnu açıklarında Zafer'i görebilecek, uzak-yakın, Anadolu-Rumeli, bütün kıyıları karartmış, mahşerce bir kalabalık; her türlü deniz nakil vasıtalarından mürekkep bir matem filosu.

13 22″50″ Yavuz'a yanaştık.

13 40″00″ Tabut Yavuz'daki yerinde.

13 41″00″-13 50″00″ 101 Pare top endahtı… Buna dost devlet gemilerinden 21 er pare topla iştirâk ediliyor. İlk defa bu kadar top sesini bu kadar yakından dinledim. Ve bir şeye benzettim. Bir devin bağrından koparak ve yüreğini parçalayarak «Of» deyişine!..

13 50″30″ Yavuz'da ilk saygı duruşu. Tabutun ayak ucunda genç bir subayın elinde ve koyu lâcivert kadife yastığın üstünde duran İstiklâl Madalyasında bir boynu büküklük var. Deniz, göğün bir mümessili gibi mavi ve geniş, ayak ucuna serilmiş: Zırhlı Yavuz, Bayrak Ata’yı götürüyor.

15 36″30″ Milletlerarası, donanma geçidi başlıyor. Yavuz beş mil süratle seyrine devam ediyor; ecnebi gemiler, sağımızdan Yavuz'un bordosuna yanaşarak geçip, dirilerin ve ölülerin en büyüğüne selâm resmini ifa edecek.

15 42″08″ İngiliz gemisi.

15 44″10″ Sovyet gemisi.

15 45″10″ Alman gemisi.

15 47″50″ Fransız gemisi.

15 49″20″ Yunan gemisi.

15 54″12″ Rumen gemisi.


Bütün tayfalarını bir tarafa, bayrak asılı güverteye toplamışlar, 16 mil süratle selâm resmini ifa ederek geçiyorlar.

15 41″00″-15 55″00″ Başvekil ve mebuslar, generaller ve subaylar bir muntazam sıra halinde güvertede toplanmışlar, bu selâmlara mukabele ediyorlar.

16 10″30″ Yavuz'un amiral salonundayız. Herkes birbirine Atatürk’ün hatırasını anlatıyor. Şimdiden gelecek asırların lejantlarından, destanlarından ve folklorundan parçalar dinliyoruz.


 

İzmit’ten Ankara’ya

19 19″30″ Yeniden Zafer’deyiz. İzmit'in mayın iskelesine yanaşıyoruz.

19 35″00″ Gemiler ve motorlar körfezi doldurmuş; projektörler suları tarıyor; mavi ışıklar iskeleye bir fecir edası getiriyor.

19 51″15″ Birbirine girift iki bayrak, sessiz ve omuzlarda iskeleye ulaştılar.

20 00″00″ İskelenin saati sekizi vuruyor. Tabut, İzmit toprağında karaya ayak basar basmaz tekrar gözyaşları ve hıçkırıklarla karşılaşıyoruz. İskelenin büyük avlu-meydanını dolduran talebe, hüngür hüngür ağlıyor.

20 19″00″ Projektörlerden sonra ne de olsa sönük kalan ışıkların ve sisli göğün altında, yürüdüğümüz cadde ile tren yolunun sağındaki set set yüksek yerlerin kademe kademe kalabalığı sanki göğe kadar devam ediyor. En aydınlık yer, altından tren geçen köprü; bütün gözler orada, ay yıldızlı tabut oradan geçerken görmek istiyorlar.

20 20″30″ Yukarıdaki sette, bir hedefi işaret eden parmağı ileride, Atatürk’ün heykeli, eliyle tabutu göstermeğe çıkmış gibi göze çarpıyor. Bütün duran ve yürüyen kalabalık yeniden hıçkırıyor. Bu defaki Anadolu'ya gelişinin ilk ve ebedî Samsun'u İzmit, onu umulmaz bir huşû ve ihtiram ile karşılıyor.

20 23″10″ Beyaz trene geliş. Tabut mükemmel ve vakarlı bir tertibatla pencereden Atatürk Treni'nin salonuna alınıyor; hemen altı meşale yanmağa başlıyor ve altı dalkılıç subay nöbete geçiyor.

20 32″10″—22 03″30″ Merasimin en güzeli ve en müessiri artık merasim olmaktan çıkan ve gönülden kopan haliyle, güzergâh köylerininki idi: Tren boyunca sıkışık, saf saf bir kalabalık, ellerinde meşaleler, gecenin karanlığı ve gür alevlerin kızıllığı ortasında, bir başka dünyanın matem ve muhabbetiyle, trenin yalnız bir noktasına takılmış, tabutun bayrak örtüsüne takılmış duruyor. Gözyaşları mintanlarını ıslatıyor, meşaleler saçlarını ütülüyor, onlar gövdeleri dik, boyunları bükük, ayaktalar; tren kalkıyor. Önlerinden geçiyor; birden artık zapt edilmeyen bir feryat kopuyor. Hem de bir keşif feryadı bu:

— Atatürk, burada!

Bütün kalabalık bir sel halinde tren hızlanana kadar koşuyor. Köy, köye; kasaba, kasabaya Atasını böyle devrediyor.

22 04″00″ Arifiye,

22 24″00″ Doğançay,

22 42″00″ Geyve,

22 57″00″ Pamukova,

23 23″20″ Mekece,

23 41″00″ Osmaneli,

24 25″00″ Vezirhan,

01 21″00″ Bilecik,

01 50″00″ Karaköy, hep böyle.

01,51—02,29 Bazı köylüler, duraklayan trene koşup «Bunu da alın, buna da bir yer bulun» diye yalvararak birer çelenk uzatıyorlar; rayların üzeri her istasyon yanında çiçekle doluyor; yer yok, çiçekleri alamıyorlar. Sabah aydınlığında bir de bakıyoruz ki her kompartıman kapısının kolunda birer çelenk asılı: Bozüyük, İnönü, Levke, Küplü’nün gönlünden kopmuş. Evliya türbesine bez bağlar gibi bu çelenkleri ne yapıp yapıp oracığa takmaktan kendilerini alamamışlar. 

02 30″00″—03 30″40″ Trenin durmadığı köyler tren yoluna dökülmüş.  Bir haftalık ışık sermayesi petrolünü, kâh tersine konmuş üzüm küfeleri üstündeki tenekelerde, kâh doğrudan doğruya toprağa bulayarak yakan köylülerin, bu ışık etrafında bir şair hassasiyeti ve bir asker nizamiyle duruşunu görüp de ağlamamak ve gurur duymamak imkânsız…

03 14″40″—03 22″40″ Eskişehir vakfesi. Bir taburun kurşunî miğferleri, yere çökmüş bir bulut gibi; Askerlerin arkasına sıkışan halk, birbirine örülmüş; Bir hançereden çıkan hıçkırık, öbür omuzu sarsıyor… İstasyondan uzak her evin kapısında bir meşale ve ihtiram vakfesinde aile halkı.

05 12″30″ Beylikahır: Civar köylerin delikanlıları da toplanmış; burada bunlar hıçkırırken, ötede de atları eşiniyor.

05 46″10″ Sarıköy: Sabah alacalığında yüzler asıl rengiyle göze çarpıyor. Başlar kopmuş gibi öne eğik; bunlar bu toprağın öz mümessilleri… (Bu kadar canlı, heybetli ve vakarlı matem tezahürünü ancak ertesi günü Halkevi yakınında İngilizlerin yıllardır talimli ve tembihli askerlerinde görebildim.)

06 39″40″ Biçer: Boynu bükük sıralar, ancak tren yürürken kımıldanmağa başladı, susamış gazeller gibi ürkek; tabut vagonuna yaklaştılar ve birden yaralı arslanlar gibi kükrediler: Atatürk… Atatürk...

07 41″30″ Beylikköprü: Bekleyen her erkek başının ortasındaki kazınmış yer, meşalelerin alevinde saçları çoktan yanmış ve tutuşmuş derilere benziyor.

08 41″30″ Polatlı'dayız. Tren boyunca köyler yığını; izdihamdı bir kalabalık. Bütün askerler meşale elde; kadınların renkli başörtüleri tutuşuyor gibi; hıçkırık sesi penceresi ve perdesi kapalı vagonlardan bile duyuluyor, onlar da “neredeyiz” deyip, doğrulup başlarını uzatıyorlar.

09 23″15″ Etimesut; Köylü kalabalığı önüne mektepli kızlar ve Türkkuşu talebeleri gelmişler. Yama yama şalvarlar bile nakış kadar güzel: Her göz kan içinde. Her beniz uçuk, matem her çehreyi güzelleştirmiş.

09 55″10″ Atatürk, Gazi’ye geliyor. Ankara yollara dökülmüş. Hususi otomobillerin hemen hepsi yollarda, içindekiler trene yetişebildikleri yerde durup ihtiram vaziyeti almışlar. Gazi istasyonunda civar çiftçileri, en büyük çiftçiye son çiçeklerini getirmişler. Aralarında Yüksek Ziraat Enstitüsü talebeleri de var.

10 03″30″ Beyaz tren Ankara’da. İstasyonda Cumhurreisi, milletvekilleri, halk, asker, polis, memur, bütün Türkiye'nin mümessilleri. En önde sapsarı bir yüz; Gözler dopdolu; İnönü Atatürk’ü karşılıyor. Bu sefer artık elinden tutup indiremeyeceğine henüz şimdi aklı kesmiş gibi.

10 15″30″ İnönü, yanında Meclis Reisi ve Genel Kurmay Başkanı Ebedî Şefin şimdi iki kat daha hususî vagonunda.

10 26″26″ Atatürk pencereden uzanmış; herkes eline uzanacakmış gibi huşû içinde; saygı duruşu.

10 32″00″—11 23″40″ İstasyondan Meclise geliş. Her adımda matemin bir kurşun kapısı açılıyor ve bizi içine alıp kapanıyor: Paslı anahtar seslerine benzer ayak ve tekerlek çıtırtıları. Onu Ankara’nın kalbine götürüyorlar. Her Ankaralı olduğu yerde yere kapanmışcasına, sadece toprak, mânâlı ve sesli: Hava, boş, bomboş… Ankara'yı dolduran Mustafa Kemal’miş meğerse!

11 23″50″ Katafalkın önündeyiz: Sütunlarda renklerle çizgiler, meşalelerde ışıklarla sisler dile gelmiş. Atatürk'e yaraşır bir durak. Arka cephenin muhteşem beyazlığı, yavrusunun üstüne titreyen kuğu kanadı gibi.

11 30″40″ Yaşayan Türklerin en büyüğü, insanların en büyüğünün önünde eğiliyor: İnönü’nün Atatürk’e son selamı.

12 10″00″—23 50″00″ Ankara Atatürk'ün manevî huzurunda. Aliller (Engelliler) bile geçtiler. Tabutun önünde ona nazaran hiçliğinin hakkını verir gibi birer gölgeye dönenlerden çoğu, biraz ötede katı bir cisim gibi yola düşüveriyorlar. Bütün gece; gök gözü yaşlı; Ankara sokaklarda.


 

Etnografya müzesi önünde

21 İkinci teşrin (Kasım Ayı) Pazartesi

02 12″00″—08 30″00″ Bütün gece Ankara Atatürk’ün önünden geçti.

08 40″15″ Meclisin önündeki cadde, Ulus Meydanı'ndan Gençlik Parkı'na kadar, sessiz boş ve ıslak; bir devin üstüne, kurşun gök kapağı mıhlanmak üzere olan bir muhteşem tabut gibi; başucunda, Atlı heykel, nöbette.

08 41″—09 15″ Halk sinemasının gerisinde Müdafaa Hukuk Caddesi, mahşerin Tanrı önünden geçmek için nizamlanacağı manzarada: Törene katılacak dünya askerleri sıralanmışlar.

09 20″00″ Meclis, mebus ve mümessillerle doluyor.

09 32″00″ Başvekil ve vekiller geldiler;

09 35″00″ (Arşimed manivelâya istinat bulsam dünyayı yerinden oynatırım demiş) 80 Türk askeri, bir cihanı, bir top arabasında taşımaya gelmiş.

09 42″00″ Atatürk, 12 mebusun omuzunda bir top arabasına binmeye gidiyor.

10 07′30″—10 44′50″ Türkiye'nin ve dünyanın bütün askerleri, en büyük askerin önünden en büyük bir ihtiramla geçiyorlar.

(Atatürk asker geçişini nasıl arslan gibi seyreder, nasıl hoşlanır ve gülümserdi; Doğrulup selâm verse ya… Mızraklar eğik. bayraklar eğik ve o boylu boyunca uzanmış; üstü kapanmış…)

10 45″00″ Top arabası yola koyuldu.

10 45″00″—12 45″ Şopenin matem marşı, kumların çıtırtısı ve kalblerin vuruşu…

Atatürk, bağırlardan kopa kopa gidiyor.
Tuğlar, silindirler, miğferler, çelenkler…
Ne muhteşem bir kâbus ormanı!…

Bu iki saat içinde, Ankara, yalnız Türkiye'nin değil insanlığın da kalbidir. Ve Gök, bütün insanlığın, bütün ilâhların adına ağlıyor. Peşinde 30 millet gölge gibi, «Sanki gelmiş cenazene Mevlâ»

12 45″20″ İsmet İnönü’nün bir alay sancağını selamlayan eli titriyor. Bayrağın yasını en iyi anlayan o.

12 46″00″—13 10″00″ Sergievi berisinden Halkevi ötesine kadar, insanlığın askerleri, vatanlarından ve istiklâllerinden daha aziz bir şeyin sınırında sıralanmışlar.

13 10″45″ Tabutu, heykelinin önünde: Müzenin kapısındayız.

13 11″10″ İngiltere’nin en büyük askeri Mareşal Birdwood, ağrımayan tek ayağı üzerinde, Halkevi balkonunda, selâmda. (Ayağının altına Türk toprağı getirtmiş)

13 20″30″ İnönü başta, tabutu müzedeki yerine koyuyorlar.

13 30″46″ Bir müze, içine bir cihan alarak kapanıyor.

13 35″00″ Atatürk’ü ebediyete bıraktık; hayır ebediyete götürüyoruz. 

Bu saatten ebediyete kadar Mustafa Kemal'in yolundayız. (21.11.938)


 

Bu yolculuktan sonra ilk yazım:

BİZDEN BİR MÜDDET YAZI BEKLEMEYİNİZ

İstanbul sokaklarından ve bozkır köylerinden onun tabutu ile birlikte geçtikten sonra, dünyayı başka türlü, vatanı başka türlü, milleti başka türlü görmeğe başladık. Onun ebediyeti, bizi ebedî hakikatlere daha çok ısındırdı, onları bize daha iyi anlattı. Atatürk’e hep birden ağlayan insanlığın atisinden artık şüphe edilmez: Değil mi ki en büyüğü seçmek ve en büyük kayba yanmak meziyet ve ahlâkını hâlâ muhafaza ediyor.

Ona türbe olan vatan, bizim için bir kat daha mukaddestir. Vatanı artık vatan olduğu kadar Mustafa Kemal’in türbesidir diye de bir kat daha sevmesini öğrendik, bir kat daha canla başla korumasını bileceğiz. Milleti, Atatürk’ü bu kadar sevdiği için, her ferdinde bir kere daha Mustafa Kemal’i bulmak mümkün olduğu için, bir kat daha seviyoruz.

Her yerde baş ucunda yanan ve yollarda birbirini kovalayıp tamamlayan meşalelerin ışığında, şimdiye kadar bizce karanlıkta kalmış nice isimsiz ve yüce kudretlerin asıllarını maddeleşmiş olarak görmek, bize nasip oldu; yüce bir şeyler gördük; yüce bir şeylere erdik biz… Bütün duygularımız, baştan başa bir matem örtüsü haline gelen İstanbul sokaklarında ve tren boylarında dövüle dövüle kendini bulduktan sonra; denizin, gecenin ve bozkırın birbirinden mehip, birbirinden muhteşem matem haddesinden geçtiler ve sînemize öyle gerildiler:

İlâhların çalacağı gitarlara benzedik. Biz, bu büyük ateşte dağlanarak, bu büyük örste dövülüp, bu büyük haddeden geçerek, 25 saat 4 dakika içinde bütün büyük ermişlerin yıllarca süren riyazet ve işkence devirlerini birden geçirmiş olarak, yirminci asır telâkkisi ile ermiş bulunuyoruz. Türk nasıl severmiş, Atatürk kim ve ne demekmiş, insan nasıl tanrılaşırmış, ıstırap insanı nasıl oldururmuş, milyonca kahraman bir eşsiz kahramanın yerini nasıl doldururmuş; bu saatlerde anladık; hayır, düpedüz gözlerimizle gördük.

Bütün memleket, bu matemin ateşiyle bir ocak gibi tutuştu; bütün memleket, bu acıyı bir imbik gibi kaynattı ve çekti ve biz onu yollar boyu bir iksir gibi içerek geldik. Hâlâ bu ulvî sermestlik içindeyiz. Duygumuzda, düşüncemizde, bu fâni aleminkinden ayrı izler ve emâreler var. Gülmekten, eğlenmekten, yazmaktan, konuşmaktan, bir müddet münezzehiz!…Ara sıra yazar gibi, güler gibi davranıyorsak; bunlar eski âdetlerimizin bizde mezbuhane bir devamından başka bir şey değildir.,,

 

Son yolculuğunda yanısıra giderken hatırladıklarım:

İçimin zehrini kelimelere dökmüştüm, mısralarla haykırmıştım amma hâlâ kendime gelememiştim. Falih Rıfkı’nın «O’nun Ardından» başlığını taşıyan, Ulus’ta başyazı olarak çıkan küçük derin ve içli yazısını hıçkırıklarımı zor zapt ederek, radyoda «İzinde» isimli şiirimle beraber okuduktan sonra İstanbul yoluna düşmüştüm.

Yarı uyanık, yarı kâbuslu bir geceden sonra, sabah erkenden Dolmabahçe’nin bugün bile bastıkça başımın içinde büyüyen çıtırtılarI ile içimi ürperten çakılları üzerinde denizden karaya vurmuş kocaman kabuk gibi boş, şaşkın ve bitkindim.

Bu notları Dolmabahçe’den başlayıp Anıt – Kabir’e kadar saniye saniye bir rotomatın şuursuz fakat mutlak intizamı ile kaydetmiştim.

Hafızamı kanatırcasına yoklayarak o saatleri bütün teferruatıyla yeniden yaşıyorum. Biraz dalsam, biraz gözümü yumsam, etrafın çığlıklarını, çelenklerin hışırtılarını, hatta beyaz trenin tekerlek seslerini duyacağım.

O zamanki perişanlıkla kısa ve keskin not ediverdiğim hâdiseleri şimdi benim yaşadığım gibi size de yaşatmak, O’nun peşi sıra, İstanbul’dan Ankara’ya vatanın bağrına basa basa yürürken neler düşündüğümü, O’ndan neler hatırladığımı birer birer tafsilâtı ile kaydetmek kararındayım.

Ankara’ya ayak basışının yıldönümünü kutlamaya Halkevinde ilk defa karar vermiştik. Reşit Galip nutuklarının en güzelini söylemiş, ben de Ergenekon ismindeki manzum ve bir perdelik bir piyesi bir arkadaşla oynamıştım. Birinci efsane Ergenekon ile ikinci hakikî Ankara Ergenekon’unu birbirine kavuşturan bu piyeste dağlar Demircinin çekiciyle parçalanınca Turan illeri yerine Ankara görünüyor ve kaybolan Bozkurdun yerine Atanın silueti ufukta güneş gibi parlıyordu... Ankara dekorunun önünde seymenler türkülerine ve rakslarına başlıyorlardı...

Ankaralıların gönülden kopan kadirşinaslığı ile gündüzden beri heyecan içinde olan Atatürk, bu geceki tezahürden de mütehassis olmuş, bizi sofrasına davet etmek lütfunda bulunmuştu...

 

Yedi yıl sonra aynı yollarda:

SENSİZ YEDİNCİ KASIM

Yine gelip çattı Kasım
Hava ıslak, kısık sesim
Gariplik doluyor testime;
Sensizlik çökmüş üstüme;
Başlıyor karakış günlerim…
Yine çırpınış günlerim,
Bağrım yanık, dudaklarım çatlak..
Başım düşük, her tarafım ezik ezik:
Hayalimle ben
On yedi milyon omza yaslanarak
Geçtiğin yollara seriliverdik:
Neydi yedi yıl evvelki o gün
Sen cansız, ben ölgün
Anıt - Tabutta dinlerken
Yurt toprağını yarıp geçen
O beyaz trenin sesini;
Sanmıştım: «Şakkı kalp» mucizesini
Millet bedeninde tekrarlamakta bir ma’bût…
On yedi milyon omuzda bir tâbut
Kopup gelinen bağra (intikal);
Millet oluyordu fert Mustafa Kemal…
O gün düşüvermişti güneş
Rabbin sana adadığı baş gibi;
Göğün gözlerinde yıldızlar
Parıldıyordu birer damla yaş gibi…
Yürüyordu o benzi geçmiş tren:
On yedi milyon kaburga üstünden

  • ●

Yedi yıl sonra bugün
Ne sen cansız ne ben ölgün
Tamamlanmış o intikal:
Bütün millet, bir Mustafa Kemal!
Elimizde Bayrağın
İçimizde ışığın
Hepimizde o günkü hâl var:
Şu çorak, boş Anadolu
Nektar tası gibi seninle dolu…
Günler, acayip turnalar,
Sana uçuyorlar bölük bölük;
Gittikçe hatıran büyük
Gittikçe kayboluyor fani hüviyetin
Gittikçe büyüklüklerin büyüyor, gözümüzde…
Çil yavrusuna döndü işte
Sıralanmayı bilmeyenler içimizde;
Kalmazdı böğürlerinde elleri
Olsaydı bir Mustafa Kemalleri!……

© 2026 - Behçet Kemal Çağlar

bottom of page